Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

Neden Eğitim ?


Şevket Süreyya Aydemir.  Suyu Arayan Adam

    Savaşın ara verdiği o günlerde Anadolu köylerinin ve kasabalarının mahsulü olan bu Anadolu askerinin, o zamana kadar hiç bilmediğimiz, kitaplarda yazılı olmayan, talimgâhlarda öğretilmeyen vasıflarını tanımak, milletin bu büyük parçasının ruhu ve tabiatı hakkında her gün yeni bir şey öğrenmek, bana düşman cephesinde veya düşman gerilerindeki keşiflerden daha önemli görünüyordu.

    Bu ruhun ve bu tabiatın okunması, milleti teşkil eden bu insanların, bir bakışta göze çarpmayan iç hallerinin, bilinmeyen bir kitabın sayfaları gibi yaprak yaprak açılması, benim için yeni ve gerçekten çekici bir şeydi.

    Burada biraz değinmeye çalışacağım bu görüş ve incelemeler, eski Osmanlı devletinin son devrine, yani imparatorluk Türkiyesi'ne aittir. Bu görgü ve hükümlerimin, bugünkü Cumhuriyet kuşakları ve Cumhuriyet Türkiyesi ile elbette ki benzerliği yoktur. Kaldı ki, bunları burada, birer küçültücü müşahede olarak da kaydetmiyorum. O zaman harp içinde ve orduda vazife alan okur yazar gençler ve genç yedek subaylar için; milletin öz maddesi olan Anadolu köylüsü ve köylünün iç alemi ile bu çetin ve çıplak tanışma, mutlu bir hadise olmuştur. Milli Mücadele’deki yan yana kan ve silah arkadaşlığıyla kuvvetlenen bu kaynaşma, bugünkü millet birliğinin, ilk başlangıcıdır. Çünkü ondan önce halk ile, halkın içinden yükselen okur yazarlar arasında müşterek olan hiçbir şey yoktu.

    O zaman benim anlayabildiğime göre, bizim askerler, teker teker, ferd olarak, dikkate değer birer varlık olmaktan ziyade, bir topluluk, bir küme unsuru idiler. Bu küme, bu toplum içinde her şeye kolayca ayak uydurabiliyorlardı. Fakat bunlardan herhangi biri topluluktan ayrılıp da tek başına kaldığı zaman, kendi teşebbüs kudretiyle, müstakil bir hareket yolu tayininden hemen daima aciz kalırdı. Topluluk içinde, yahut da toplulukla ilgili işlerde daima, tabi olacağı, arkasından gideceği bir önder arardı. Bu hal, harbin kıta içinde idaresine sık sık tesir ederdi. Çavuşun, subayını, yahut kendini idare edeni kaybeden bir asker topluluğu kolayca dağılabiliyordu. Tehlikeli zamanlarda bir birlik, dikkatle yayılacağı ve birbirinden açılacağı yerde, bilakis birbirinin üzerine ve hemen daima, kendini idare edenin bulunduğu tarafa toplanmak, yığılmak meyli gösteriyordu.

    Tek başına kalan askerin toplumla olan ilgisi hızla silinirdi. Bunlardan biri, örneğin bir yolun ağzında, bir kayanın başında, tek başına nöbete bırakıldığı zaman derhal kendi öz benliğine dalardı. O zaman bir an içinde, birlik disiplininin hemen dışına çıkardı. Kendi merasında, kendi tarlasında tek başına bir köylü oluverirdi. Bu gibi hallerde en dayanamadığı şey uykuydu. Düşman ve ölüm tehlikesini ileri sürmekle onu uykudan önlemeye çalışmanın hiçbir faydası yoktu. Çünkü bu askerler ölüme karşı cesur olmaktan ziyade, ölüm hakkında ilgisiz ve bilgisizdiler. Ölümü, yaşamak gibi basit ve tabii sayıyorlardı. Tehlike anlamına ise, şuurlarında hiç yer vermiyorlardı.

    Uyku için hiçbir hazırlığa ihtiyaç duymazlardı. Bir dakika, hatta bir saniye içinde uykuya dalabilirlerdi. Bazen onları uyanık sandığımız zamanlarda bile, uyumuş olurlardı. Siperin gerisinde, silahı elinde, gözleri ileride ve sizin her şeyin yolunda gittiğinden emin olduğunuz bir anda, güvendiğiniz bir nöbetçi derin uykulara dalmış olabilirdi. Bir topluluk içinde ve bozulmayan bir kumanda altında her şeyi yaptırabileceğiniz bir insanın, tek başına kalınca, toplum duygusundan bu kadar uzak oluşu, insanı şaşırtan bir haldi. Burada belki harbin sebep olduğu talim ve terbiye noksanının da etkisi vardı. Ama topluluk içinde var oluş, Anadolu halkının herhalde öz bir vasfı idi.

     O sıralarda savaş biraz tavsamıştı. Bölüklerin mevcudu, arkadan gelen yeni kur’alarla arttırılıyordu. Bugün, ordunun bilgi yapısında, Birinci Dünya Harbi'ndeki Osmanlı ordusuna bakarak çok şeyler değişmiştir. Fakat o vakit, örneğin bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma-yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki, bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse de yoktur.

    Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum:

-          Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?

    Hep birden; “Elhamdü-l-illah Müslüman’ız” diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi “İmamı azam dinindeniz” dedi, kimisi “Hz. Ali dinindeniz” dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada “İslamız” diyenler de çıktı ama “peygamberimiz kimdir?” deyince onlar da pusulayı şaşırdı. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi; “Peygamberimiz Enver Paşa’dır” dedi. İçlerinden peygamberimizin adını duymuş olan bir kaçına da; “Peygamberimiz sağ mı, ölü mü?” deyince iş yine çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafı tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.

    Peygamberimiz sağdır diyenlere; “o halde peygamberimiz hangi şehirde oturur?” diye sordum cevaplar tekrar karıştı. O’nu İstanbul’da, Şam’da, yahut Mekke’de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu.

    Peygamberimiz ölmüştür diyenlere de; “Peygamberimiz ne kadar zaman evvel ölmüştür?” denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beşyüz sene önce bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu vakit tayin edemiyordu.

    Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiç biri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlayamadılar. Sonra; “Köyünde cami olanlar ayağa kalksın” dedim.  Gerçi köylerinde cami olan birkaç kişi kalktılar. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda adet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur’an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu.

    İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler. Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

“Biz Hangi Milletteniz?” deyince her kafadan bir ses çıktı. “Biz Türk değil miyiz?” deyince de hemen “Estağfurullah!...” diye karşılık verdiler.

    Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türk'tük. Bu ordu Türk ordusuydu. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi.

    Fakat ne çare ki bu “Biz Türk değil miyiz?” diye sorunca “Estağfurullah” diye cevap verenlerin görünüşe göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu her halde kötü bir şey sanıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı. Anadolu’da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleri'ydiler. Demek ki korku hala yaşıyordu.  Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanını ve onun vekilini de bilmemektedir.

    Hele iş, vatan bahsine dönünce büsbütün karıştı. Kısacası, vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.  Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum. Askerlerin bir kısmı, kendi isimlerini değil de başka adları taşıyorlardı. Künyelerinde yazılı erler, asıl doğdukları veya kayıtlı oldukları yerler değildi. Bu kayıtları düzeltmeye ve onları temize çıkarmaya uğraşırken, bunu istemeyen, hatta işi büsbütün karıştıranlar da oldu… Böyle bir toplum, bu harbi elbette ki ruhen isteyerek benimsemiş olamazdı…

    İşe yeniden, baştan başlamak lazım geldi. Önce isimlerden başlayarak, bölüğün, taburun, alayın, onbaşının, çavuşun, subayın isimlerini öğretmeye giriştik. Sonra vatana, millete, dine doğru ilerledikçe garip birtakım ruh direnişleri ile karşılaşmaya başladığımı hissettim. Anlaşılıyordu ki, bu direnişleri derin ve esaslıdır. Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve mutaassıp zannetmiş, fakat cahil bulmuştum. Ama ne de olsa bunlar cahil Müslüman'dır diyordum. Halbuki biraz sonra anlaşıldı ki, hepsinin nüfus kağıtlarına ve künyelerine geçirilen bu “İslam” kaydına bakmayarak, bu kalabalığın içinde bir sıra birbirini tutmaz dinler, yahut din tortuları, mezhepler, inançlar, tarikatlar, canlı olarak yaşamaktadır. Bunların hepsinin ruhlarına köksüz inançlar, olarak yaşamaktadır. Bunların hepsinin ruhlarına köksüz inançlar, vehim, şüphe ve geçmişin tortuları hakimdir. Hatta bir aralık inandım ki, bölükte hiç olmazsa, aslını bilmeden de olsa kendini “İslam” sayanlar, çoğunlukta bile değildir.

    Bu sonuçlara varınca, elimdeki silahın sağlamlığına güvenemeyen bir şövalye gibi, harbin neticesine ve memleketin geleceğine olan güvenini, zaman zaman duman bürüdüğü oluyordu. Harbi ruhen benimsemeyen, nerede ve niçin harp ettiğini bilmeyen, hatta kendi varlığının cahili olan askerlerimle uğraşırken, onlara acımakla, onları yadırgamak arasında bazı ruh çatışmaları duyardım: “Bu insanlar neye yarar” derdim. Bu adamlarla, bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şubesine gönderdiğimiz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir asker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendimizi aldatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan’ı kurmak isterken, gerçekte, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil. Hatta ilk iş, belki de Turan’dan önce Türkiye’yi kurmak ve kazanmak...

Vahşi Doğada Bir Türk - Catman Süha Derbent

Yıllardır doğada gezer, yürür, piknik yapar hayranlıkla çevremizi izleriz ve kimi zaman hayaller kurarız doğada yaşamak adına. Küçük bir ev, geniş bir bahçe, besleyebileceğimiz birkaç hayvan, çiçekler ve ağaçlarla süsleriz bu hayallerimizi. Hemen hemen hepimiz düşleriz böyle bir yaşamı. Kimimiz gerçekleştirir, kimisi emekliliğe saklar ve kimimiz içinde sadece hayallerde kalır. Evet ben de böyle bir yaşam arzuluyorum, neden olmasın. Fakat tüm bunlardan önce gerçekleştirmek istediğim o kadar çok şey var ki; yaşam periyotuma sığdırabilir miyim bilemiyorum.

Maddi koşullar ve yaşam tarzı büyük ölçüde etkili bu düşsel yaşamı inşa etmeye ancak; yeryüzünde bu hayallerin peşine düşüp gerçekleştiren milyonlarca insan var. İki sene önce kadar bir dostumla konuşuyor, bir yandan da çektiğim fotoğrafları düzenliyordum. Sohbet zamanla hayal ettiğimiz yada yapmayı planladıklarımızı listelemeye gelmişti ki; "en çok neyi arzu ettiğimi biliyor musun? Keşke imkânlarım el verse de bu çekmeye çalıştığım anlamsız fotoğraflarla uğraşmak yerine vahşi yaşam fotoğrafçısı olabilseydim" dedim. Arkadaşım böyle birini tanıdığını hatta üniversiteden arkadaşı olduğunu söyleyerek anlatmaya başladı. Kendisini hayranlıkla dinlerken bir yandan da bu kişinin çektiği fotoğraflara bakıyordum imrenerek.

Dilerseniz şimdi hayallerini gerçekleştirmiş bu kişiyi tanıyalım.

Adı Süha Derbent ve yaklaşık 28 yıldır profesyonel olarak fotoğrafçılık yapıyor ve fotoğrafı bir hayat olarak gördüğünü ifade ediyor kendisi. Cumhuriyet Gazetesi, Atlas Dergisi ve Marie Claire gibi yayın organlarında çalışmış ayrıca National Geographic Traveler dergisinde de iki yıl kadar görüntü yönetmenliği yapmış. Altmıştan fazla ülkeyi gezip, fotoğraflayan Derbent’in İş Bankası Kültür Yayınlarınca basılmış “Yüz Yüze” adlı bir de kitabı var.

2003 yılında nesli tehlikede olan türler üzerine dikkati çekmek amacıyla Britsh Petrol ve Emirates ile ortak bir proje gerçekleştiren Derbent 2008 yılında da Shell firması ile benzer bir çalışma hazırlar. 20 yıl boyunca hedeflediği ve yeryüzünde yaşayan 7 büyük kediyi fotoğraflama hayalini de yine 2008 yılında gerçekleştirecek olan Derbent Yapı Kredi sponsorluğunda, Brezilyada fotoğrafladığı jaguar ile seriyi tamamlar.

Vahşi hayvanların en inanılmaz kareleri onun objektifinden çıkıyor. Süha Derbent, hayatını safaride geçirebilecek kadar çok seviyor vahşi doğayı ve sakinlerini... Bu yüzden her seferinde yeni bir macera için düşüyor yollara ve merak ettiği hep vazgeçemediği oluyor. Çektiği tüm fotoğrafları WWF-Türkiye’ye bağışlayan, Türkiye’nin en başarılı fotoğrafçılarından biri ve vahşi koşullarda Bengal Kaplanını fotoğraflamayı başaran ilk Türk olmasına rağmen ülkemizde pek tanınmayan Derbent’in 32 Uluslar arası ödülü bulunmakta.

Süha Derbent'in diğer fotoğraflarına ulaşmak için Tıklayın.

Catman Gallery





Günün Sesi Iyeoka Okawo

 
     Günün Sesi bölümümzde bugün Iyeoka Okawo adında genç bir siyahi sanatçıya yer veriyoruz.
     Iyeoka, Nijerya asıllı Amerikalı bir söz yazarı, şarkıcı, eğitimci ve eczacı. Şarkıları genelde Soul, Jazz, R&B ve Rock tarzında olmakla beraber zaman zaman Hip-Hop, Tribal Funk, Blues da seslendiriyor. Ocak 2011 de 10. Annual Independent Music Awards a aday gösterilen Iyeoka şiirleriyle de tanınınmakta.





















Ohrid - Makedonya'da Bir Safranbolu Kardeş Kasabası

    Ohrid; Makedonya'nın  doğusunda kalan ve gezilip, görülmeye değer gerek kültürel, gerekse doğal açıdan göz kamaştıran bir kent. Ohrid ayrıca; bir kısmı Arnavutluk'ta kalan, 1979 yılında UNESCO tarafından  Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilen ve ekosisteminde 200 den fazla endemik tür barındıran, Balkanlardaki en eski ve en derin gölüyle de oldukça büyük bir öneme sahip.

    Ohrid şehri Osmanlı döneminden kalma eserleri, kiliseleri, Safranbolu evlerini andıran yöreye özgü kentsel mimarisi ve şüphesiz göl manzarasıyla gelirinin büyük bir kısmını turuzimden elde etmekte. Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak bilinen kent özellikle Slavlar için de oldukça önemli olmakla beraber tarihinde bölgenin en eski kabilesi olan İliryalılara da ev sahipliği yapmış. Antik dönemde Fenike prensi Cadmus burada sürgün hayatı yaşamış, Ares ve Afrodit'in  kızı Harmonia ile evlendikten sonra burada İlirya kabilelerinden Enchelei 'lerle Lychnidos kentini kurmuş ve bölgeye bugünkü adını yine buradaki Lucas Lychnitis gölünden esinlenerek vermiştir.

    Antik çağdan günümüze kadar tarihi dokusunu korumayı başaran kent hakkında Evliya Çelebi; burada yılın her günü için  bir şapel olduğunu yazar. Erken Hristiyanlık döneminin St.Erazmo Bazilikası, Antik Tiyatrosu, Ayasofya ve Aziz Clement Kiliseleri,  St. Naum Manastırı, Slav Yazılı Kültür Müzesi, Plaosnik mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Temmuz, Ağustos aylarında yolunuz düşerse; Ohrid Yaz Festivali ve Ohrid Koro Festivali, folklorik müzikleri, dansları, etnik müzisyenleriyle yaşamınız boyunca unutamayacağınız renkli hatıralar bırakacaktır sizlerde.

    Ucuz uçak bileti bulduğunuzda kaçırmayın ve Üsküp ile zaman kaybetmeyin derim. Birbirinden güzel restoranlarında yemek, meze ve şarap 7 Euro. Konaklamak mı? Sadece 5-10 Euro arasında.


Büyütmek için fotoğraflara tıklayın.


























Günün Sesi - Diego El Cigala & Bebo Valdes

Kolombiyalı müzisyen arkadaşım Ikira Baru sayesinde ilk kez dinlediğim ve hayran kaldığım bir ikili. Sizlerinde keyifle dinleyeceğinizi umuyorum.

Un agradecimiento especial para Ikira Baru.










Ver Elini.


Uzuvları kesilmiş ağaçların dibinden toplardım umutlarımı. Dün, o gün, bugün, demin . Desem ki; elleri, kolları taşların altında ezilenler, bir varmış bir yokmuş acı yüklü umutlarını kökleri saçak saçak olmuş bir ağacın dibinde toprağı eşeleyerek bulsalar ve sen de ve ben de bilmiyor olsak, tatmamış olsak, görmemiş olsak… Bırak be… Sen de, ben de, o da, kimse bilmesin. Ne umutlar, ne özlemler… sök at hepsini toprağından, dağıt gitsin kime ne. Kime ne benim, senin, onun umutlarından, özlemlerinden arda kalan solucanlı topraktan. Öpülesi, çorak yüzlerinde özlemleri, umutları küllenen çocuklardan kime ne. Gerçekler rüyalarına prangalar vurduysa, dokunduğun umutlar kar üstünde kalmışçasına soğuk yanığı izler bıraktıysa esmer yanaklarında ve düşbaz çocukluğun ölmek üzereyse kime ne… Bu mudur?

Ahhh… Gözleri semalara çakılı, tavansız kalmış sokakların üvey evladı, kimsesizliğini somurmuş düşler aleminde görme kendini, düşlerinle soğuk gerçeklerin arasında sıkışıp kalma, o düşler; gün olur Tanrı kesilir başına ve soğuk gerçeklerse sıkıştığın mezarlığın oluverir. Ölümü bekliyorsun biliyorum, gebermek umurunda değil ve bu senin suçun da değil. Kavuşamadığın özlemlerin, diz çöküp öpemediğin ellerin, açamadığın sayfaların, şiir okurcasına sevişemediğin bedenlerin var daha. Hadi ver elini, çık şu mezarlıktan…

Hakan POLAT 


Günün Sesi - Elizabeth Ayoub

Sizleri yeni keşfim Elizabeth Ayoub ile tanıştırmak istiyorum. Elizabeth, Venezuella doğumlu Beyrut asıllı genç bir ses dinlemenizi ve takip etmenizi tavsiye ederim.

Elizabet Ayoub - Lesh (Why) 2006 Prelude albümünden.






Kim bu Kony?

        Joseph Kony, 1962 Uganda doğumlu ve Teokratik bir hükümet hayaliyle yaklaşık 2 milyon kişiyi sürgün eden, 30 bini çocuk olmak üzere 60 bin isanı kaçıran ve 2400 kişinin ölümüne neden olan Tanrı'nın Direniş Ordusu (Lord Resistance Army - LRA) adındaki bir terör örgütünün lideri. Kaçırdığı erkek çocukları zorla ordusuna katıyor ve bu çocuklardan kendi ailelerini öldürmelerini istiyor. Kony kaçırdığı kız çocuklarını ise seks kölesi olarak çalıştırıyor. İktidarına karşı koyanların ise ya yüzlerini doğratıyor yada öldürtüyor.

        Şimdi bu, insanlıktan uzak teröristi tanıdıktan sonra işin diğer boyutuna göz atalım kısaca.

        Ugandaya, bir ABD vatandaşı olan Jason Russell ve birkaç arkadaşı gezi amaçlı giderler, orada abisi LRA güçlerince kaçırılarak öldürülen Jacob adında bir çocukla tanışırlar. Jacob'un ve onun gibi nicelerinin acısını da yanlarına alarak Beyaz Saray'a gidip bu acılara son verilmesi adına girişimde bulunurlar. Fakat dünyanın her yerinde Jandarma görevini üstlenen ve her halta burnunu sokan ABD yetkilileri bu kez "Ulusal güvenliğin tehlikede olmadığı ve ekonomik" gerekçelerle bu kavgaya karışmayacaklarını cevaben iletirler. Hiçbir doğal kaynağın bulunmadığı, dolayısıyla bir çıkar elde edemeyecek olan ABD'nin kararına karşılık; gözardı edilemez bu durumu dünyaya duyurmak adına Russell ve arkadaşları "Invisible Children" Görünmez Çocuklar adında bir topluluk oluşturup, Uganda gezilerinde çekmiş oldukları görüntülerle birlikte bu acıyı insanlara ulaştırmaya başlarlar. Dünyanın her yerinden binlerce kişinin ilgi göstererek katıldığı bu mücadele neticesinde, topladıkları destekle Uganda da birçok insana eğitim ve iş imkanı sağlayan gruba Barack Obama kayıtsız kalamaz destek sözü verir.

        George Clooney, Rihanna, Angelina Jolie gibi pek çok yıldızın yanı sıra George Bush, Bill Clinton, Condolezza Rice gibi politikacılardan da destek gören grup; gerek kendilerine ait siteden, gerekse sosyal paylaşım alanlarından  "Kony'i ünlü yap" sloganıyla ve hazırladıkları Kony 2012 belgeseliyle kısa zamanda  Türkiye dahil Dünyanın heryerinde adını duyurur. 20 Nisan tarihinde tüm şehirlerde "Cover the Night" Geceyi Kapla adıyla bir gece organize eden grup bu teröre dur demek için bastırdıkları milyarlarca posteri asarak ADALET HAYKIRIŞLARINI dile getirecekler. Lütfen sizler de desteğinizi esirgemeyin.

www.kony2012.com - kayıt olun, destek verin, duyurun.


Hakan Polat


İşte o belgesel... İzleyin, izlettirin.



Günün Sesi - Dani Klein

Günün sesi olarak bugün Dani Klein yani bilinen adıyla Vaya Con Dios grubuna yer vermek istedim. Gençlik yıllarımdan beri beni etkileyen bir ses Dani ve onu ilk kez Just A Friend Of Mine şarkısıyla 1987 yılında tanımıştım. Vaya Con Dios albumleriyle de zaten sıkı sıkıya bağlanmıştım bu sese. Bütün şarkıları benim için özel olsada çok beğendiklerim arasından Don't Cry For Louie, Night Owls, Johnny, Puerto Rico, Quand Elle Rit Aux Eclats, tanrım hepsini sayabilirim sanırım :)

Neyse uzatmayalım, söz müzikte...




Dünya Kadınlar Günüz Kutlu Olsun


Give Me The Sultan's Harem

              Devr-i zamanında; Yeni Çağ’ı başlatan, kısa bir süreliğine de olsa Atlantik kıyılarında söz sahibi ve toprak hakimi olan, altı yüzyıl boyunca egemen olduğu topraklarda din, dil ve ırk ayrımı gözetmeksizin herkese eşit davranan ve hatta Ordu komutanlarının çoğu devşirme olan, Doğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya’da at sürerek; üç kıtaya hakim olmuş, yiğit askerleriyle çevresine korku salmış, Amerika Birleşik Devletlerini dahi vergi altına almış, adaletiyle de tüm Dünyada çok uluslu bir devlet olarak örnek teşkil etmiş olan Devlet-i Aliyeye-i Osmaniye 16. asrın en güçlü imparatorluğu çöküş dönemiyle tabir yerindeyse kocamış ve kuzulara maskara olmuştur.

 Batılı devletler artık Osmanlıya bakışını değiştirmiş ve bu güçlü tarihi aşağılayabilecekleri tek noktadan vurmayı iyi başarmıştır. Bu oryantalist yaklaşımın en net örneği olarak; sözlerini Alex Gerber’in ve müziğini Abner Silver’in hazırladığı, 1919 yılında New York barlarında büyük ilgi gören jazz şarkısı “Give Me The Sultan’s Harem” gösterilebilir. 1. Dünya Savaşı sonrasında işgal altındaki Türkiye’ye de atıfta bulunulan bu şarkı harem yaşamını aşağılayarak ve biraz da abartarak batı insanına anlatmaktadır.

Orijinalini bulamadığım bu parçanın Eddie Cantor tarafından seslendirilen versiyonunu ve sözlerini sizlerle paylaşıyorum. 

Hakan POLAT

Dün muazzam bir rüya gördüm
Barış konferansındaydım
İngiltere, Fransa ve İtalya'da oradaydı
Hepsi Osmanlı' nın tazminatından pay alıyordu
Ziyafeti paylaşıp bitirdikten sonra
Dönüp bana bir şey ister misin dediler
O kadar utanmıştım ki
Cevabımı verince düşüp ölürler zannettim
Bana haremi verin, sabık sultanın haremini, tek arzum budur
Sultan çok yaşlandı, 83'ü devirdi
Onun bin karısının benim gibi bir adama ihtiyacı var
Onları asla dövmem ve kibarlıkla muamele ederim hepsine
Tek istediğim bir deneme
Bir düşünün halıyla döşenmiş bir odada oturuyorum
Köleme "94 nolu eşimi getir" diyorum
Öyle iyi bir aşık olurdum ki, yetenek dolu
Sultanın haremini verir misiniz lütfen bana
Bütün diplomatlar arzumu dinledi
Bunun derdi ne diyip durdular
Ama ben ise sadece deneyeyim istedim
Buna değerdi, onlara göstermeye çalıştım
Sonra bana, sen bu işin hakkını verebilir misin ki dediler
Merak etmeyin millet hepinizi tatmin ederim dedim
Doğru söylediğimi hepinize ispatlayacağım
Ama önce şunu yapmalısınız
Bana haremi verin, sabık sultanın haremini tek arzum budur
Yüzlerindeki peçeleri tek tek açacağım
Gençleri tutup yaşlı olanlara yol vereceğim
Onları azat edeceğim, onlara sarmısak yedireceğim
Böylece benim için daha güçlü olacaklar
Kral Süleyman öldüğünde 400 yaşındaydı
Ben kırk üçüme kadar yaşasam memnun olurum
Bir sihirbaz ve gerçek bir harem kertenkelesi olurum
Sultanın haremini bana verir misiniz lütfen…






Günün Sesi - Ayo

    Geçtiğimiz günlerde; içimde bir sıkıntı ve isteksizlik halinde müzik sitelerinde dolanıyordum. Dinlediğim hiçbir ses keyif vermiyor, o anki ruh halime hitap etmiyordu. Havanın bulutlu olmasından kaynaklanıyor olsa gerek içimde hep bir bahar havası özlemi ve bu özlem dinlemek istediğim melodilere de yansıyor. Tesadüfen karşıma Ayo ve şarkıları çıkıveriyor. Kendine has tarzıyla sesini çok iyi kullanabilmesi bana biran Tracy Chapman'ı hatırlattı. 

    Ayo (Joy Olasunmibo Ogunmakin) Nijerya kökenli ve 1980 Almanya doğumlu, şarkıcılığının yanı sıra iyi de bir söz yazarı. Başarılı albümleriyle  ve tüm Dünya çocuklarına eğitim hakkı tanınması için UNICEF ile birlikte hazırladığı projesiyle ve kendisi hakkında çekilen belgesel ile iyi tanınan sanatçının farkına bugünlerde varabilmek geçte olsa bir mutluluk benim için.

    Ayo, eroin bağımlısı bir anne ve aileden ayrı yaşan bir babanın eksikliği içinde koruyucu aile programıyla yetişmiş. Küçük yaşta müziğe ilgisi olan Ayo'nun müzikal altyapısında Pink Flloyd, Soul Children ve Bob Marley gibi değerli sanatçıların etkisi büyük olmuş ve parçalarında da bu etkileri görmek mümkün.

    Fazla uzatmadan sözü müziğe bırakalım ve günün ses'ini dinleyelim.






Hamur ve Dantel

Birgün blogumda böyle bir şey yayınlayacağım aklıma bile gelmezdi ancak o kadar çok beğendim ki sizlerle paylaşmak istedim. Aşağıdaki tasarımı hazırlayan kişi hamura tutkal karıştırma tekniğini kullanarak hoş bir kase yapmış ama sanırım bu işlem kurabiye yapımında da kullanılabilir ve elbette içine tutkal katmadan :D

Sagarmatha Milli Parkı

Sagarmatha Nepal'in güney yarısında, Himalayaların doğusunda, Everest eteklerinde kalan ve 1979 yılında Doğal Dünya Mirasını Koruma alanı olarak ilan edilmiş 1148 km² lik alanı kapsayan bir doğa harikası. Park alanı içerisinde derin nehirler, oldukça engebeli ve dik buzullar, mera ve küçük bir kısmı da ormanlıktan oluşmakta. Parkta bulunan bitki ve hayvan türleri rakıma bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor.

Parkın üst kısımlarında Nepal ordusunun işletmesini üstlendiği içerisinde oteller ve restaurantlar bulunan ve tek günlük geziler için ideal bir çarşı bulunmakta (Namche Çarşısı)

Ormanlık bölgelerinde mavi çam, köknar, huş ağacı, ardıç, ormangülü ve bambu gibi ağaçlar yetişirken; rakım arttıkça birtki örtüsü küçülmekte, yerini liken ve yasunlara bırakmatadır.  Habitatında 118 tür kuş barındıran Sagarmatha'da sülün, Himalaya Monalı, kırmızı ve sarı gagalı kızılca karga türlerine çok sık sartlanır. Rakıma bağlı olarak yüksek basınc nedeniyle oksijenin eksikliğine ve soğuk hava koşullarına adapte olmuş siyah ayı, kırmızı panda, sansar, kurt, langur maymunları, misk geyiği ve kar leoparı gibi memeli türlerine de rastlamak mümkün. Evrimin en iyi örneklerini içeren bu türlerde vücudun ısı kaybını önlemek için bazı uzuvların kısalmış olduğu gözlemlenmiştir.

Hakan POLAT

Kaynak :
UNESCO
















 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger