Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok



Sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede.
Ama görmüyorsun. Gece olmuş –insan neyi görebilir ki?
Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok, diyor
demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. Gerçekten de
bir şey yok sana gösterdiğim yerde.
Sadece gecede bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun,
bir kır eğlencesinden kamyonla dönen insanlar gibi,
hayal kırıklığına uğramış, aç, hiçbiri türkü söylemeyen,
terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri.
Ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte,
çünkü sen görmezsen, sanki ben de görmemiş olacağım
-hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim-
ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip.

Yannis Ritsos


Mevsim Sonu






     Yanılıyor olmalılar, büyük sözler söyleyenler. Ve daha çok yanılıyorlar, sanılan büyük sözleri granit sütunlar üzerine metal harflerle yazanlar. Vazgeçmeler kavşağında böylesine küçülmemeli aforizmalar, çünkü daha öncelerinden tahmin edilemiyor pişmanlıklar. Ergiyorsun zamanla hayat potasında, kaynama noktasında algılayabiliyorsun maskelerini insanların ve yoğun bir boş verişliğe bırakıyorsun kendini. Cüruf kalıyorsun, erimiş yaşamların üzerinde; çünkü senden ağır karşılıyor hayat, hislerinden kaçanları.


     Hangi son seni daha iyi gösterecek insanlara, bu kaygı belirliyor kişilerarası yolculuklarda mola zamanlarını. Bir mevsim, belli belirsiz her yerde, aynı oranda can çekişiyor ve sıradaki mevsim her zaman birbirlerini sevdiğini sananlara geliyor. Bir son, daim bir başlangıca deviniyor..


     Dozunu kaçırdığında yabanıl cümleler kurduruyor adama, şarap Neşeli olamıyorum ben bu zıkkımı içtiğimde. Gelişigüzel harcıyorum ruhumu, tasarruf edemiyorum sevebilenler gibi. Oysa benim gibi sevemeyecekler hiçbir zaman, biliyorum. Çoklu halleriyle tanıdım ben hüznü, kendim büyüttüm hepsini, el bebek gül bebek. Sen gebe bırakıp gittin beni..


     Kimseye bir şey anlatmaya takatim kalmıyor, sürekli karşıma anlamaya takati olmayanlar çıktıkça. Ne tür bir lanet bu? Neden hep gelen, geldiği kapıyı aralık bırakıyor? Herkesin arka cebinde bir kaçış planı; neden?


Yaşanacak çok şey var,
herşey çok güzel olacak,
insanlara olan inancını kaybetme,
birgün biride seni anlayacak,
asla yılma,
sabret.
..
     Bu cümleleri kimler kuruyor? Kim inanıyor?
     Birini sevmeye karar vermekle, birini sevmek arası.. Bir karar kalınmak veya sevilmeye.. ”Sensiz” diye irdeleyeceksin kararlar ardında “O’ndan” geri kalanları, her cümlen bununla başlayacak. Sanki suçlu “olmazlarmış” gibi. Sende illaki “sensiz” ile başlayan birkaç cümleden zamirleşeceksin, farkında olmadan; bir başkasında. Ya sonra ?


    Şişenin ikincisine uzanırken dağılıyorum iyice beyaz sayfalara. Şimdi aramıza geçmiş kadınlardan birini sokuyorum ve kaale almıyorum tebessümlerini bu dakikadan sonra. Sınırlarına uzandıkça aklımın, beyazlaşıyor gölgeler. Gölgeler üzerine yazıyorum, o kadar çoklar ki, ne yaparsam yapayım sonunda yoklaşıyorum..


     Kalbimden bir parça bırakamıyorum şimdi sana, tükettiğimi biliyorum onu uzun zaman önce. Gitmelerimden başka bir şey bırakmıyorum şimdilerde kimseye. Kabul eder misin beni, klişe bir gitmek öncesi, gelmemde ? Sen de kendini bırak bende, üzerime sin, içime işle; canımı yak gittiğimde. Benden adam olmaz güzelim, ben bir kadını sadece ondan giderken severim..


     Boynumdan sol göğsüme dek uzanıyor bir şövalyenin kılıcının izi. Kutsalımsı dokunuyor kadınlar, yara izlerime de; ve sorgulamaya korkuyorlar çoğu kez. Sessiz sedasız öpüyorlar tüm boşluklarımı, besleniyor yanılgıları. Hiç yalan söylememe gerek kalmadığı için dürüstüm aslında. Kimse sormuyor güzel sevişen bir adama, ardında neler bıraktığını..


     Aç bir kurttan kaçan bir koyun gibi bağırıyorum yokluğunda, ve kurdun karşı koyamadığı açlığı kadar çaresizim sana. Hiç böyle olmamıştım diyemem sana, olmuşumdur illa. Dünya üzerinde yaşayan tek kadın değildin sonuçta, ama yaşamak istediğim tek kadın olabilirsin bu kovalamanın sonunda. Kapıları sımsıkı kapatarak girebilirim sana, ve bundan utanıyor bir yanım..


     Bu da bitiyor. Omuzumdan öpüyor beni, tiksinmeden hiç. İki yıl önce doğduğu yazıyor etiketinde. Ömrünü benimle tamamladı, ne iyi.. İnsanların yapmaya cesaret edemediği bir sürü şeyi yaptı bu şişe. İçini döktü bana, dinledi beni, aklımı korudu her büyük kavgamda, huzur verdi bana, bazen gülümsetebildi hatta, ve bitti her güzel şey gibi..


Ve
bir şair ölür,
imgelerini kefenlerler üzerine.
Yolcu ederler,
hoyrat bir düne.
Ve bir şair ölür,
sıradaki mevsimin ilk,
gidenin son gününde..
Düşsel

Sonbahar



Her sonbahar gelişinde doğa ana çeşit çeşit renklerle eşsiz bir tabloya dönüşür. Can alıcı renklerle yerlere dökülen ve ağaçları süsleyen yapraklar doyumsuz bir ziyafet sunar bizlere. Kimimiz sonbahardaki bu renk değişimini yaprakların ölümü olarak, kimimiz de hüznün ruha yansıdığı dönem olarak açıklasak da aslında doğa kendini mucizevi bir değişimle kış uykusuna hazırlar, ölüm yoktur. Kimsesizliğin, yalnızlığın ızdırabını; yitip giden umutları sonbaharın bu güzel renklerine ve yere düşen son yaprağa yüklemeye kimin hakkı var ki?

           Cümlelerde biriken; kurumuş ve sararmış yapraklar şiire, edebi denemelere ve müziğe konu oldukça genlerimizde bir zincir oluşur hüzün halkalarından nesilden nesile akıp giden. Ancak; Antonio Vivaldi, Rossini, Mozart, Weber, Shubert, Chopin, Maurice Ravel, Strauss, Haydn ve daha aklıma gelmeyen birçok isimde ritmiyle, senfonik çıkışlarıyla, romantik liberettolar ile farklı bir yaşam bulur sonbahar.

        Sergey Rahmaninov henüz 19 yaşındayken yazdığı do diyez minör prelüdü bu duygularla ele almış olmalı ki bu eseri,  piyano edebiyatının vazgeçilmez eserleri arasında yıllarca yer almayı başarmıştır.

          Sonbahar kimyasında barındırdığı antosiyaninler sayesinde dokunduğu her yaprağı alev kırmızısına ve eflatun rengine boyarken aşkı da anlatır aslında. Sonbaharda aşk kapıyı çaldığında hızlı dakikalar, heyecanlı günler ve cıvıl cıvıl sabahlarla başlar sevdalar. Esen rüzgarlar, yaprakların sesi, toprağın kokusu aşkı taşır ruhunuza. Gündüz renkleri onu anlatır, gece seni konuşur sonbaharda; aşkın cazibesi kırmızıyla, mutluluğu gökyüzü mavisiyle sarar ruhunu ve aşık oldun mu bir kez her mevsim bahar yaşanır.

Ünlü soprano Adelina Pati ve tenor Nicolini Paris Operasında Romeo ve Juliet rollerini sahnelerken birbirlerine aşık olurlar, mevsim sonbahardır ve müzik güzel bir sonbahar sabahını tasvir etmektedir. Belki bir rüzgar esintisi, kimbilir belki de doğa ananın sunduğu başka başka renklerle enigmatik aşk hikayesinin rolünde doğayı taklit eden armonilerden biridir onları aşık eden.

Mevsimleri yüreğimizde ve ruhumuzda yaşadığımız yalnızlığın ayak sesleri ve aciz fısıltılardan söküp alarak; daha sevecen bir dünyada kendi renkleriyle, doğal anlamlarıyla yaşamak dileklerimle.


Hakan Polat - Kasım 2011










Ingeborg Bachmann





Ben ve Biz. Bazen daha fazla Biz’i kastetmiyor muyum? Biz kadınlar, Biz erkekler, Biz insanlar, Biz lanetlenmişler, Biz gemiciler, Biz körler, Biz kör gemiciler, Biz bilenler. Gözyaşlarımızla, büyüklenmelerimiz, isteklerimiz, umutlarımız ve umutsuzluklarımızla Bizler.
Bölünmez bizler, her birimizle bölünmüş ama yine de Biz…

Aslında demek istediğim Biz, ölüme doğru yürüyen Biz, ölülerin eşliğinde Biz, yığılıp kalanlar Biz, boşuna çabalayanlar. Pek çok anda Biz varız, artık tek başına düşünmediğim düşüncelerde Biz, yalnızca benim için dökülmeyen gözyaşlarında Biz.

Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgür kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyu sürecek.

Biz olmayı bilecekler, Faşist olmayacaklar. Faşizm; atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerinde bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm insanlar arasındaki ilişkilerde başlar. İki insan arasındaki ilişkide…

Ingeborg Bachmann.

Bilin Bakalım.



Uzun yıllar oldu dünyada konaklamaya başlayalı. Kimi zaman bende hatırlayamıyorum kaç yıl, kaç ay, kaç hafta. Umutlu tohumlarla serpildik yeryüzüne ve yine aynı umutlarla beslenip yeşerdik. Büyüdükçe kurcalamaya başladık, gerekçeler aradık kimimiz; büyük adımlar atarak üzerine üzerine yürüdük, o kaçtı biz kovaladık. Kovalamaktan usanmadık ancak arkamıza da bakmayı hiç akıl edemedik. Bir oyun değildi oysa bu ve diyemezdik “aldım, verdim, ben seni yendim”. Gün oldu akıllandık; şapka çıkardık ardından, haklı gerekçeler bulduğumuzda ama o bizde düşleri sökülmüş karanlık ve kabak tadında geceler bırakmayı başardı.


Kristin Asbjørnsen - I Wish To Weep

Kristin Asbjørnsen çoğunuzun belki bildiği, bilmeyenlerinse beğeneceğini umduğum bir sanatçı.

1971 Norveç doğumlu ve ağırlıklı olarak doğaçlama müzik yapmakta. Müzik akışını daha çok ilahiler, Afrika müziği ve caz  ögeleri ile sağlayan farklı bir kişilik. Şarkıcılık, söz yazarlığının dışında iyi de bir besteci. Olağan üstü bir ses spektrumuna sahip olan Kristin’i dinleyenleriniz Kroyt ve Dadafon gibi çalıştığı ancak daha sonra dağılan gruplarından hatırlar. En parlak çıkış dönemleri; 2000 yılında Caz ödülü aldığı ve 2009 yılında Grammy ödülü aldığındaydı.




I Wish To Weep -Ağlamak İstiyorum

Tüm teoriler, klişeler gibi
Cehennemin dibine gitsin
bütün ufak yüzler
Yukarı bakıyorlar, güzeller
                        ve inanıyorlar.
Ağlamak istiyorum
Fakat hüzün aptalca
İnanmak istiyorum
Fakat inanç bir mezarlık
Biz onu satıra ve bir alaycı kuşa indirgedik
                        Bize şans dile….



Her şeyde bir doğru vardır, hatalarda bile.


Nana : - Her insan doğruyu bulmaya çalışmalı. Biri bana şöyle demişti : ‘herşey de bir doğru vardır , hatalar da bile

Filozof :- Bu doğru , Fransa 17. yüzyılda bu gerçeği göremedi. Onlar insanların hatalardan kaçınabileceklerini düşündüler ve dahası , insanların doğru yolu kolayca bulabileceklerini sandılar. Bu mümkün değildir. Buna karşılık , Kant , Hegel ve Alman Felsefesi ise bizlere doğruya ulaşmanın tek yolunun hatalardan geçtiğini gösterdi.

Nana : - Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz ?

Filozof : - Onun da üstesinden gelinmeli. Leibnitz , hayattaki anlamlı rastlantılara dikkat çekti. Ne de olsa hayat kimi zaman tesadüfi , kimi zamansa zaruri gerçeklerin bir bileşkesidir. Alman Felsefesi ise bize şunu gösterdi : hayatta her insan hatalarıyla yaşar. Önemli olan bunlarla baş edebilmektir.


Nana :-Aşkın hayatın tek gerçeği olması gerekmiyor mu ?

Filozof : -Bunun için , aşkın hep aynı gerçeği  işaret etmesi gerekir. Bugüne kadar hiç aşık olduğu şeyin ne olduğunu bilen birine rastladın mı ? Hayır. Yirmili yaşlarında bunu bilemezsin. Yaptığın tek şey keyfi seçimlerde bulunmaktır. ‘Seviyorum’ kelimesi çoğu zaman fütursuzca sarf edilir. Neyi sevdiğinden emin olmak için ihtiyacın olan şey ise , olgunluktur. Doğruyu aramak , işte yaşamın gerçeği budur. Ve aşk eğer gerçekse ancak o zaman bir çözüm olur.  

                         *******************************************

"Her şeyini başkalarıyla paylaşsan da özünü hep kendine sakla" 

Yaşanmadan Eskiyen Günler



Yıkılıveriyor bir gece üstümüze
Ellerimi bulamıyorum bir ara
Karanlığı yırtan ışık kılıç gibi
Herkes konuşuyor sen susuyorsun
Kirli karanfil benzeri öpüşlerle
Bir sevicinin gözleri götürüyor seni
Hiçbir gece yeni değil,
Bir öncekinden biliyorum
Tel tel uykular ağrıyor beynimde
Kalbimde akrep mısralar zonkluyor
Tüm alkollerde aynı yaslı tad.
Sen susuyorsun, gözlerinde öyle
Biz bitiyoruz, alkol bitmiyor.
Eksik şafaklara karşı sarhoş,
Yaşanmadan eskimiş günlere çıkıyoruz

Son Şarkınız Hiç Olmasın...



Gerçek şu ki ‘müziksiz hayat hatadır’ diyen ‘Nietzsche’ çok haklıydı, bu sözü söylerken.    …Ki ben müziksiz bir hayat düşünemedim hiç. Sadece notalar değil belki, evrenin o hiç durulmayan sürekliliğinin içindeki tüm sesler dâhil buna, bazen bir dalga sesinin kıyıya uzanmasındaki o derin hassasiyet, bazen bir kuşun kanat çırpmasındaki uçarı özgürlük, rüzgârın yaprakla buluşmasındaki o hırçın sevda…  Hepsi olağan bir seyir halindeyken belki çok azımız tüm bunları rutinden ayırıp her birini ayrı ayrı ve sonra bir bütün halinde duyma çabasındayız çoğu kez.

Ve bu müziğin sesinin belki de en yüksek çıktığı mevsim olmalı sonbahar…  Tabiatın ciddi bir dönüşüm için koyulduğu gerçek bir hesaplaşma. Tüm duyularımızın hissiyatıyla yaşadığımız bir şölen… Sebebi hüznü ise dünyanın anlamsız gürültüleriyle başımız bir hoş olmuşken, ani gelen bu yüksek volümün tüm kuru gürültüleri susturup dengelerimize hafiften şöyle bir dokunuşu niyetinedir.

Bu bitmeyen müzikten ilham almış ve kendi yetileriyle insanların duygularına dokunarak, varlıklarından haberdar etmenin, hızla yoğunlaşan tüketime inat üretip paylaşmanın peşinde koşan nadir  insanlar ise yaşadığımız karmaşanın içinde bir bekleme ve düşünme durağı…

Dinlediğim de dinlendiğim melodilerin temiz akışına kendimi kaptırıp huzurla ve içten gülümsediğimi hissettiğim çok değerli parçalar var. Elinizden tutmuş sizi, bir bakarsınız ege kıyılarında, dalmış gitmişsiniz mavi bir tebessümle… Sonra ufkun kızıllığı sarmış batarken güneş… ‘‘Uyudun mu ah güzel Marika’m’’ diye mırıldanırken bulursunuz kendinizi…‘Sen uyurken seni izlemek, sessiz ve sakin bir deniz gibi, uçsuz bucaksız ve mavi…’ diye gelir sonrası kendiliğinden…

Güzü ve baharı aynı samimiyetle karşılayabilmek dileğiyle…

Sağlıcakla kalın…

Müziğin Adresi : https://www.facebook.com/pages/M%C3%BCzi%C4%9Fin-Adresi/124028910946527

Sana




Sana
Ödünç iki damla gözyaşı verdiğin için bana; uzun bir yağmur, bir akasya masalı Marks’ın mezarından koparılmış iki katre karanfil, mor bir hırka, soğuk kış geceleri için, hüzünlü akşamlar için gri bir şarkı.
Sana
Ben sana ulaştıkça sen ulaşılamazlaştığın için
Ve aynı ölçüde ulaşılabilir olduğun için sana
Hiç olmadığın içinde sana
-olsaydın seni bu denli çılgınca arayamazdım-
Aslında hep var olduğun için de…

Ve
Ayrıntıları düşleyicisine bırakılmış ama düşleyicileri de belirsiz bir düşün düş izleyicisi olduğun için de.
Sana…
Omuzlarından kalçalarına dökülen saçlarına; anlamını bir tek benim çözdüğüm dövmelerine,
Omuzlarına ve kalçalarına; ağzına ve gözlerinin iki iri karaüzüm tanesine benzeyen uçlarına;
Giderek, boylu boyunca, çıplak bedeninin her milimetrekaresine ayrı ayrı
duyduğum özlemi sakladım bu sayfalara…

Biliyor musun, son günlerde sık sık kendimle karşılaşıyorum. Örneğin, ben avluya çıkarken o içeri giriyor,,,

Selamlaşıyoruz kapıdan…
Gülümsüyorum…
Omuzum omzuna dokunuyor bilinçle, güven duygusuyla. Tam bardağı ağzına kadar suyla doldurmuş içecekken, suda yüzüm…
                                                           Arkamda durmuş gülümsüyor, beşke şeylerde oluyor.
Söz gelimi; aradığım bir sözcüğü o söylüyor bana (tıpkı senle olduğu gibi). Okuduğum kitapların arasına sayfayı kırmayayım diye küçük kartonlar koyuyor ya da  gazetede okuduğum bir yazıyı kesmek için jilet ararken, o benden önce kesip yastığımın üzerine bırakıyor.
                        Gece..
                                   Birden uyanıyorum.
Uyanmama bir neden bulmak için dışarı çıkıyorum, kapıdan daha başımı uzatır uzatmaz, o başını kaldırıyor okuduğu kitaplardan, notlardan, iyi diyorum, benim yerime de çalışıyor.
            Keşke; bunun için de bir gökkuşağı verebilsem
                                                                                              Sana…

-          Söylemeyi Unuttum…
Olası bütün yorumların dışında,
Uğruna ölünebilecek bir aşk yoktur…
Uğrunda,
Bin yıl yaşanacak aşk vardır…



Çıplak gözle görülebilen bütün yıldızları sayıyorum gözlerin hala şehla
Sesin hüzünle ve ayışığıyla yıkanan bir ırmak
Ve yüzün sokakların kasımpatı kasımpatı koktuğu yıkık bir kasaba
Ağzın hala kırmızı ve öpük bir telaş içinde
Ve ürkek saçlarınsa omuzlarından kalçalarına dökülen bir şelale
Seninle kendi bedenimde çığlık çığlığa sevişiyorum da günlerce gecelerce
Bedenin hala keşfedilmez bir coğrafya.


Korkuyorum biliyor musun? 
Notalarını yazamadığım nihavend şarkının nağmeleri gibi
Karanlıklara bürünmüş sır dolu bir yaprak mı açacaksın?
Yoksa resmedemediğim ürpertilerimin şalını örtüp üzerine 
Ezberimde bile olamayan ürkünç masallar mı anlatacaksın?
Korkuyorum biliyor musun?
Bu gün hangi maskeni takacaksın?

Hakan POLAT Aralık 1998

Bakım Atölyesi ve Ruhun Tamiri



Oooo hay-i hak. Perde kurduk, ışık yaktık gösteririz gölge hayal gerçeğin aynasıdır bu sanılmaya martaval… Keşke bu kadar basit olsa yaşam; perde, ışık ve gölge üçgeninde dönercesine. Yaşam koşullarını şekillendiren bizler keşke biraz daha azaltabilsek bu yokuşlarla dolu yoğun tempolu koşuşturmayı. Peki neden, neden olamıyor, biz insanlarda bir arıza mı söz konusu.

Aklıma bazen bir tamir atölyesi açmak geliyor; İnsan Tamiri yapan bir atölye. Öyle yada böyle, bir şekilde çoğumuzda birtakım arızalar mevcut ki elbette pek çoğumuzun arızasını da gidermek pek mümkün görünmüyor. Bunun sebebi de arızalarımızı yada eksiklerimizi bireysel marifetlermiş gibi sanmamız olsa gerek diye düşünüyorum.

Peki bizler neden geleneksel arızalar çıkarıyoruz… ? Klasik, alışılagelmiş, babadan görme usuller gibi, misyoner pozisyonu kurcalamalarımız var. Gerçekten bir atölyeye ihtiyacı mı var toplumların? İnsan isterse kendi çarelerini aramaya başlarsa düzeltemeyeceği bir arıza kalır mı? Dertleri de, çareleri de yaratanlar bizleriz.

O halde neden bir dünya insan yani büyük bir kesim maddi, manevi, somatik, psikosomatik travmalara yenik düşüyor? Acaba kendimizi onarılabilir görsek hani bir otomobil, bir mobilya yada bir elektronik parça gibi ve buna inansak olmaz mı? Hiç hastalanmamak, arıza çıkarmamak için yol bulunduğunu ve bununda ruhumuz içerinde bir yerlere sıkışıp kalmış, kim bilir belki de hiç aramadığımız  “insan olma” erdemlerinde saklı olduğunu bilsek uyar mıyız acaba.
         Trajik / komik… Hiç sanmıyorum… Uymayız…

Bizler bir takım kuralları pazarlık unsuru olarak gördüğümüz sürece bu kuralları kalıba sokulmuş bir dayatma sandıkça bunları hayati değerler gibi görüp zevkle uymadıkça, uyamayız… Anlatmaya çalıştığım aslında arızalarımızın kader olmadığı ve kendimizi bireysel zorlamalarımızla arıza moduna almamız.  Evet insan tamir edilebilir bunu kendisi yapamıyorsa bile yapabilen birileri mutlak vardır. Ve dahası tüm arızalarımızın giderilebilirliğini bilmek bile başlı başına bir umut ve kadim bir güçtür.

Arızamızı giderecek birileri kimi zaman bir doktor, kimi zaman bir terapist ve kimi zamansa diğer yarımınızı tamamlayan bir dost, bir eş yada bir sevgili.

Çoğumuzda arıza var.

Değerlerimizi kaybettik; neye nasıl davranacağımızı bilmiyoruz.
Ölçülerimiz kaybettik; doğruyu ve yanlışı tespit zorluğumuz var.
Cesaretlerimizi kaybettik; çare bulmada çaresizliklerimiz var.
Cömertliğimizi kaybettik; ne için, nerede, nasıl fedakarlık yapılması gereğini bilemiyoruz.
Yönümüzü kaybettik; kimsenin kimseye sormak istemediği fakat cevaplarını da bilmek istediği bir dünya sorularımız var.

Tamiri mümkün arızalarımızın sorularını ve cevaplarını bulmak bizlerin elinde, bir yerlere sıkışıp kalmış değerleri yine yeniden canlandırmak, insan olmak, sevmeyi öğrenmek/öğretmek/bilmek ihtiyacından başka bir şey değil bu tamir atölyesinde yapılması gereken.

Kötü insan yoktur kötü olmaya yakın arızalarla donatılmış insan vardır.  İnsanı arızaya sokan nedenler vardır…


Hakan Polat
 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger