Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

Bestekar Sultanlar


V.Murad'a ait bir nota çalışması
        Osmanlı devletinin ömrü kadar uzun bir geleneği vardır ki o da; Osmanlı Hanedanı’nın ilim, kültür ve sanata dair beslediği büyük ilgi ve meraktır. Saray ailesinin diğer mensupları kadar Osmanlı sultanlarının Türk musikisine olan yakınlıkları bugün bile beğeniyle dinlenen eserler kazandırmıştır kültür repertuarımıza.

        O dönem kültürümüze yerleşen İslam gelenekleri erkeği ve kadını farklı mekan koşullarında yaşamaya zorlamış olması nedeniyle kendi eğlencelerini yaratmak zorunda kalan Osmanlı Kadını da tarihe damgasını vuran bestekarlar yetiştirmiş; kadını ve erkeği ayrıştıran geleneklere rağmen hanedan, cariyeleri ve yetenekli kızları musikiye teşvik etmiştir. Günümüzde dahi pek çok Avrupa ülkesinde kadın bestekarlara kapılarını kapatan orkestralar olduğunu düşünürsek Osmanlı kadın bestekarlarının eserlerini kısıtlamasız ve özgürce sergileyebilir olması bugün bizlere bile yanlış öğretilerle aksettirilen Harem olgusunun dışında Osmanlı geleneklerinde kadının özel bir yeri ve değeri olmasından kaynaklanmaktadır.

        Osmanlının toplumsal yapısı sadece saray ve hanedanlık mensuplarını değil; seçkin olan, olmayan, Türk ve Müslüman olmayanların da "biz de varız” diyebilecekleri bir uğraş, bir eğlence ve bir sanat dalı olarak musiki ile uğraşmalarına olanak tanımış; Türk Musikisinin böylesi bir geniş temele yayılmasına ve tüm sanatlar arasında zirveye çıkıp geleneksel müzik hafızamıza kayıt ve kaynaklar bırakmasına neden olmuştur. 

        Hanedanlık Türk Musikisine kattığı değerin yanı sıra; Allegro, Schottische, Polka, Polka-Mazurka, Waltz,  Galop, Kadril ve marş formlarında bestelerle de Klasik Batı Müziğine de etki etmiştir. Bu anlamadaki en belirgin besteler Sultan V.Murad tarafından yapılmıştır. Sultan V.Murad’ın  piyanosu başında bestelediği yüzlerce eser günümüzde de kulaklarda hoş bir tını bırakmakta. Kendisi gibi iyi bir bestekar olan kız kardeşi Refia Sultan’a  yazdığı bir mektupta en büyük eğlencesinin tarih okumak, piyano çalmak ve nota yazmak olduğundan bahseden Sulltan V.Murad tahta geçmesinin ardından 93 gün sonra tahttan indirilir ve hapsedilir. Bugün büyük bir kısmı İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesinde sergilenen pek çok eserini de hapis hayatı sürdüğü sırada yapmıştır. Geçtiğimiz Mayıs ayında Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahneye koyduğu ve dünya prömiyeri yapılan V. Murad balesi Türk müzik tarihinde bir ilk olarak yerini almış ve padişahın hayatı kendi bestelerinin de kullanıldığı bir partisyon olarak beğeni kazanmıştır.



İşte bazı örneklerle Osmanlı Hanedanı
Fethi Bağdat ve Hüseyni Peşrev – Şah Murad
Kar-ı Mehveş, Ey gaziler yine yol göründü III.Selim
Kürdi Peşrev Sultan Korkut
Nihavend Saz Semaisi Gazi Giray Han
Invitation to the Waltz  D minor, Ey Nevbahar-ı hüsnü an ve Hicaz Sirto Sultan Abdülaziz
Hüsnüne olma mağrur ve Bulsun ikbal devletin II. Mahmud
Hicran ile dil hastasıyım, Fikri hülyası bütün serde geçer VI. Mehmet (Vahdettin)
Uşak Peşrev I. Mahmud
Ateş gibi bir nehir akıyordu Cavide Hayre Hanım
Ey afıtabı bezm-i nur , Esma Sultan
Gizlice şaha buyur, Adibe Sultan
Fa minör/major Refia Sultan


        Dinlemekten oldukça keyif aldığım birkaç eseri de bu vesile ile sizlerle paylaşmak istedim. Sevgiyle kalın, hayatın tüm melodileri sizlerle olsun.

Hakan POLAT





Pleiades - 2012 Yeni Bir Dönemin Başlangıcı mı?




        Daha önceki  “Kozmik Kültür Taşıyıcıları” ve “Hermes, Hermes Düzeni Ve Hermetik Düşünce Üzerine” yazılarımda; kiminiz için ütopik, bazılarınız için bilgelik kaynağı ve bir kısmınıza da  spirtual varoluşun önemli ayrıcalıklarını tanımlayacak olan bir takım bilgiler paylaşmıştım.  

        Biz insanoğlu, günümüzde materyalist yaklaşımlar içerisinde olsak da çoğu zaman tinsellik ve sipirtual benliğimizi aşan sanal gerçeklikler olarak nitelendirebileceğimiz olgular kafamızı kurcalar, merak uyandırır.
Antik çağların felsefi etkileşimlerinden tutun da, Platon ve Pisagorun deneysel yaklaşımlarına kadar gerek bilim ve gerekse dini açıdan çok yol aldık ve tüm bu varoluş sürecimiz içerisinde;  öğrenme, tanıma, anlama, inanç, maneviyat, hisler, düşünceler gibi kavramlar evreni, dünyayı,  kendi benliğimizi  ve çevremizi doğru algılayabilmek adına maddesel ve madde ötesi anlaşılabilir gerçekler arayışına sürükledi bizleri. İnsanoğlunun sorgulayıcılığı, bilimi ve inanarak kabul etme gibi bilinç altı edimleriyse materyalist olmayan yönelmeler olarak dini bir takım ritüelleri ortaya çıkarmıştır. İnanışlarımızı sürekli semavi değerlerle bağdaştırmış yada tanrılarımızı yükseklere yerleştirmiş olmakla birlikte bizlere öğretileriyle yol gösteren, peygamberlerimiz, meleklerimiz, semavi, ruhani yada fiziki canlılarımız olmuş. Batini, Kabbala, Vajrayana, Bahmenizm gibi ezoterik içsel derinliklerimiz;  Hermetik, Gnostik, Taotik ve Tasavvuf gibi mistik tanrısal haz ilkesinin yaşamsal bir içgüdü olmasına neden olan yönelmelerimiz ve evren/insan ilişkisini bağdaştırdığımız simya, astroloji, maji vb. gibi okultist arayışlarımız olmuş. İşte tam bu noktada anlatmak istediğim, bu yaklaşım ve arayışlardan biri olarak; günümüzde gerçekleşmek üzere olan bir olaydan bahsetmek istiyorum.

Pleiades (Yedi Kız Kardeş)
        Platon’un Atlantis anlatılarını Kritias ve Timaios diyaloglarından biliyoruz. Özellikle Timaios diyalogunda Platon yaşadığı çağın ötesinde bir bilgelikle evrenin varoluş temasını tanrısal bir ilham ile işleyerek, dikkat çekici bir biçimde “Evrenin Yaratıcısı” kavramını kullanmıştır.  Platon’un bu eserinde  göze çarpan en önemli unsurlardan biri de Sokrates’in bu ezoterik bilgelik karşısında dilinin tutulması ve söze fazla karışmamasıdır.  Kritias eserinde daha fazla ayrıntıyla yer veren Platon, bu anlatıların basit bir kurgu olmadığını açıkça ortaya koyar. Bu iki eseri de daha sonraki yazılarımda size aktarmaya çalışacağım.
 Platon’un “Devlet” isimli kitabında bir devlet düzenini anlatırken bilerek ve özellikle farklı bir devlet kurgulamamış, özellikle Mısır’ın Atlantis etkisindeki gelişiminden bahsetmiştir. Aslında Atlantis hakkında net bir yazılı kaynak olmadığından etimolojik olarak Atlantis kelimesini incelediğimizde “Atlas” sözcüğüne ulaşmaktayız.

        Bilindiği üzere Yunan Mitolojisinde Atlas; Titan Iapetos’un oğludur. Homeros ve Hesiodos Atlas’ı farklı şekillerde anlatıyor olsa da, Zeus onun kaderine Dünyayı ve Denizleri sırtında taşımayı yüklemiştir. Odysseia Efsanesinde ve Platon anlatılarında gözden kaçmayan benzerlikler arasında Pleiades yani Yedi Kız Kardeş anlatılır. Pleiades; Taurus(Boğa) takımyıldızında bulunan bir yıldız kümesidir ve Hyades’e çok yakın, çıplak gözle görülebilen bu yıldızlar, bazı dinlerde kutsal kabul edilmektedir. Pleiades;  Boğanın omzundaki bir damga şeklindedir.

        Gelelim efsanemize. Efsanevi Altın Çağ döneminde Dünyayı en güçlü tanrı ırkı olarak adlandırılan Titanlar yönetmekteydi. Odysseia’da o dönemin bilinen ve yok olan bir kara parçası anlatılır. Atlantis’i ve Mu Kıtasını göz önüne alırsak efsanemizde anlatılan Titanlar, hiç şüphesiz Atlantis Kıtasında yaşayan ve yöneten Nefillerden başkası değildir. Rheia ve Kronos adında iki Titanlı kardeş evlenerek ölümsüzler arasında hakimiyeti ele geçirmek isterler. Ancak Kronos, Reheia’nın doğurduğu tüm çocukları kendisine rakip olmaları için yutar.Uranos ve Gaia’nın yardımıyla Rheia Girit adasındaki Lyktos mağarasında saklanır ve son hamileliğinden Zeus’u doğurur. Rheia büyük bir taşı beze sararak doğurduğu çocukmuş gibi Kronos'a yutturur. Zeus babası Kronos’a beslediği bu kin ile büyür. Kronos ve Rheia’nın evliliklerinin meyvası kısa bir süre sonra üçüncü nesil tanrı kuşağını oluşturur. Zeus babasından intikam almak ister ve Titanlarla girdiği savaştan galip çıkarak Olympos egemenliğini ilan eder. Bu savaşta Atlas Titanların tarafını tutmuş ve Olympos’a saldırmıştır. Kaybedilen savaşın sonrasında  Atlas Zeus tarafından Dünyayı sırtında taşımakla cezalandırılır.

         Atlas’ın dillere destan Alcyone, Electra, Maia, Merope, Taygeta, Sterope ve Celeano adlarında yedi güzel kızı vardır. Bu kızlardan ikisi Alcyone ve Celeano Atlantis kralı Poseidon ile çiftleştiğinden kendileri, çocukları ve kardeşleri Atlantis sakini olarak kabul edilir. Pleiades den gelen yedi Androgyn tanrıyla olan yakınlıklarından ötürü de kutsanmış yedili olarak bilinirler. Pleiades lilerin görevi insanları eğitmektir ve bu nedenle zaman zaman dünyaya yolculuk yaparlar. Zaman içerisinde insanlarla çiftleşen pleiadeslilerin de soyları Atlantis’te devam eder.

        Bu etkileşim izlerine hemen tüm dinlerde, Cherokee yerlilerinin kayıtlarında, Maya ve Aztek yazıtlarında, hatta Fu Xi ve Nuwa Çin efsanelerinde rastlamak mümkün ve de ilginçtir. Günümüzde bilinen en somut temas İsviçreli Billy Meier ile yaşanmış ve Meier’in kanıt olarak sunduğu materyaller bilim adamları tarafından da “Dünya Dışı” olarak kabul görmüştür.

        Dünyada yaşayan ve yaşamış pek çok toplumun mitolojisinde böylesi benzer izler görülmesi sadece bir tesadüf mü? Aztek ve Yakın Doğu mitleri arasındaki, Mezopotamya efsanesi  ve Yunan Mitolojisindeki Prometheus efsanesi arasındaki şaşırtıcı benzerlikler ve yine Maya efsanelerinde, Maya Kutsal kitabında, Yucatec yazıtlarında, Dzyn Dörtlüklerindeki benzer söylenceler insanlığın kafasında soru işaretleri uyandırmaya devam ediyor.

        2012 yılı yeni bir dönemin başlangıcı mı? Mayalar 2012 yılını neden bir geçiş dönemi olarak adlandırdı? Mayalar için kutsal bir nitelik taşıyan Venüs aynı zamanda takvimleri için belirleyici bir faktördü. Mayaların takvimleri “uzun döngü” yada “Venüsün Doğumu” M.Ö 11 Ağustos 3114’e tarihe denk düştüğü zaman başlamış ve doğruluğu günümüz arkeologları ve bilim adamlarınca da kabul görmüştür.  Mayalar bu Uzun Döngü’nün 2012’deki Venüs geçişi sonrasında sona ereceğini düşünmüşler. Yani Venüs geçişini, belirleyici bir işaret olarak görüyorlardı. 21. yüzyılda ilk Venüs geçişi, 8 Haziran 2004’te yaşandı. O tarihten bu yana, doğa olaylarında artışlar, politik ve ekonomik değişimler de hızlanmış durumda. Bilgi akışı ve teknolojik gelişmeler de aynı şekilde. Bu iki geçiş arasındaki dönemin, insanlığın yeni bir çağa hazırlandığı “geçiş” dönemi olduğu söylenmekte. 2012 yılında yaşanacak olan Venüs geçişi, yeniçağa geçiş döneminin bir anlamda öncü işareti olarak görülmekte. Venüs geçişi 5-6 Haziran 2012 tarihinde olacak.!

        Öte yandan 20 Mayıs 2012 de Pleiades ile birleşen bir güneş tutulması yaşanacak. Birçok takvim sisteminde faydalanılan Pleiades’in konumları ilginçtir ki Moxico City yakınlarındaki Teotihuacan piramiti ve tapınak ufuk çizgisi boyunca Pleiades’i izleyecek. Eski Mısır ve Yunan Tapınaklarının girişlerinin bu yıldız kümesine dönük olması,  Büyük Giza Piramit’inin  Pleiades ile aynı hizada olması da ayrıca bir ilginçtir. Mayalar Sirius, Zenith, Tzolkin ve Haab gibi yıldız gruplarının 52 yılda bir güney meridyenine denk geldiği zamanları dikkatle izliyor, Pleiades döngüsünü tamamlayıp Zenith bölgesine geldiğinde kutlamalar yapıyorlardı.

        Mayalar; Pleiades ve Venüs yakınlaşmalarının tarihlerini net olarak bilmekte ve bu yakınlaşmaları takvimlerinde baz olarak kullanmaktaydılar. Maya Kenti İzapa’daki yapılar bu gizemli buluşmaların dizilimini tarif eder şekilde inşa edilmiş ve şaşırtıcı bir şekilde 25860 yılda bir, günümüzde ise 20 Mayıs 2012 de yaşanacak olan  dizilim ile aynı noktalara konumlanmaları hesaplanmıştır. Bu tarihte İzapa’nın bulunduğu paralelde Güneş ve Pleiades buluşacak ancak daha dikkat çekici olan şey; bu buluşma Zenith ile birleştiğinde bir de Güneş Tutulması yaşanacak. Yine bu yıl Aralık ayında gerçekleşecek olan Galaktik Hizalanma ile Mayaların öngördüğü yeni bir çağ başlangıcına girilmiş olacak.

        Peki Mayalar bu gözlemsel astronomi bilgisini ve referanslarını kimlerden ve nasıl öğrendi? Yoksa birileri insanoğlunun zihnine kıvılcım aşılamak için gerçekten görevlendirildi mi?
Devam edecek…

Hakan POLAT

Kaynak : 
Karl Taube, Aztek veMaya Mitolojisi 1993
Lewis Spence Atlantis Tarihi 1995
Platon, Kritias
Platon, Timaios
Murry Hope, Efsane mi yoksa gerçek mi? Atlantis 1994
Geoffrey Ashe, Atlantis Son Kıta 1992








Günün Sesi - Seyyan Hanım (Oskay)


Kiminiz beğenecek, kiminiz es geçecek belki; bu şarkı da nereden çıktı diyecek kimileriniz şimdi biliyorum. Pek çoğumuz Tangoyu sever, Tango eserlerini zevkle dinler, hatta kimimiz keyifle icra ederiz. Ülkemizde Tango'nun Taş Plaktan bu yana çok eskiye dayanan bir hayran kitlesi var ve yıllardır dillerden düşmeyen parçaları, bestecileri, sanatçıları. İşte dinlediğiniz bu parça da onlardan sadece biri. İzlediğiniz klipte seslendiren Sema Moritz ancak bu parça aslında Seyyan Hanım'a (Oskay) ait.

Seyyan Hanım 1913 İstanbul doğumlu. ilk öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Konservatuvarına gider ve orada Talariko Bey'den ders alır. Kısa sürede güçlü sesi sayesinde İtalyanca ve Fransızca söylediği şarkılarla yıldızı parlar. Kadıköy Operetinde yani şimdiki Süreyya Sinemasının olduğu binada sahne aldığında henüz 16 yaşındadır. İlk Türk Tangosu, Necip Celal'in bestesi olan "Mazi Kalbimde Yaradır" adlı eseri dinleyiciler yine ilk kez onun sesinden dinlerler.Bir dönem İstanbul Moulin Rouge ( Kırmızı Değirmen) da sahne alan Seyyan Hanım'ın Efem, Çoban Yıldızı (Pole Star), Zavallı Aşk (Poor Love) gibi parçaları 30 yıllarda ve sonrasında dillerden hiç düşmedi.

16 Mayıs 1989 'da aramızdan ayrıldığında 50'den fazla uzunçalar bırakmıştır bizlere. Kendisini aramızdan ayrılmasının 23. yıl dönümünde rahmetle anıyoruz.


İhtilalci Bir Kabadayı… Genç Ve Cesur Bir Paşa



           Durdurulamayan, önüne geçilemeyen cesareti, hırsı ve başarılarıyla; belki de "Kandıralı Sen de Dur" deyimi Kandıralı Mehmet Paşa'dan  gelmektedir.  Bu lafı onurla karşılayın Kandıralı dostlarım.
                                                                                                                                   Hakan POLAT

İhtilalci Bir Kabadayı… Genç Ve Cesur Bir Paşa
Kandıralı Deli Mehmet


“Be yoldaşlar! Biz seçme yiğitler ve pehlivan kıyafetli erleriz. Bir kere gayret ile göz yumup taa şu karşımızdaki ada üzerinde bir uğurdan hücum eylesek bi-avnillahi Teala bir hamlede onları yerinden koparıp tarümar ederiz. Arslan tuzak ile, şahin kapanca ile tutulmaz…”

1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarının önemli bir safhası, 1811’de Rusçuk’ta ve Tuna’nın karşı sahilinde Yergöğü / Yer Köyü civarında meydana gelmişti. Yaşlı Sadrazam Yusuf Ziya Paşa’nın azli üzerine, 10 Nisan 1811’den itibaren yeni Sadrazam Nazır/Laz Ahmed Paşa’nın gözü pek kişiliği ile savaşlar yeni bir hız kazanmıştı. Rusçuk geri alınmış, Ekim 1811 ‘de Sadrazam ve Serdar Ahmed Paşa ordunun büyük bölümü ile Rusçuk’a geçmiş, ordunun bir kısmı düşman karşısında Yergöğü’nde kalmıştı. Bu askerleri, genç ve cesur bir paşa savaşa teşvik ediyor, onlara yüksek cesaret ve moral kazandırıyordu.

“Be yoldaşlar! Biz burada on binden ziyade harb ve darbe kadir ve elimizdeki top ve tüfenk ve esliha-i saireyi (muhtelif savaş araçları) kullanmaya muktedir seçme yiğidler ve pehlivan kıyafetli erleriz.  Bir kere gayret ile göz yumup taa şu karşımızda bizden daha az olan âdâ (düşman) üzerine bir uğurdan hücum eylesek bi-avnillâh-i teâlâ (Allah’ın yardımıyla) bir hamlede onları yerlerinden koparıp târümâr ederiz. Ol vakit karşu taraftaki düşman dahil duramayub iki ordumuzun tarik-i ihtilâtı (bir araya gelmenin yolu) açılır. Arslan tuzak ile, şahin kapanca ile tutulmaz..” diyordu (Cevdet, Tarih, x s.10-11)

Fakat paşanın nasihat ve teşvik edici doğru sözleri tutulmak ve gayrete gelmek şöyle dursun, bazı askerlerin üzerine hücum edeceklerini hal ve tavırlarından anladığından kendisine üzüntü çöküştür.  Artık onlara nasihatten vazgeçip, derhal kendine yakın askerlerden yetmiş kadar fedai yiğit ile gizlice anlaşarak bir gece Ruslar’ın Tuna sahilinde bağlı olan dubalarını basıp, içindeki düşmanı öldürüp, palamarlarını kesip çalakürek Rusçuk tarafına kaçmaya başlamışlardı. Ruslar güçlü bir direnişle karşılık verseler de savunmada başarılı olamamış ve cesur askerlerimiz Rusçuk sahilindeki Türk kuvvetlerine sadece iki yaralı ile katılmışlardı. Yetmiş kadar fedainin bu kahramanca girişimi Rusları büyük bir hayrete düşürdüğü gibi yüreklerine de bir korku salmıştı.

Rusları bu denli korku ve endişelere düşüren, onları böylesi bir hezimete uğratan yiğitlere komuta eden paşa kimdi acaba? Bu büyük kahraman, serdar ordusunda görevli gözünü budaktan sakınmayan, asla düşmandan korkmayan, genç mirmiranlardan (Beylerbeyi, Tanzimat’tan sonra mülki rütbelerden Paşa ünvanını taşıyanlara verilen ad.)  Kandıralı Mehmet Paşa’ydı. 

Kandıra, Kocaeli sancağının kuzeyinde, Karadeniz’e yakın, yeşil yumuşak tepeleri, güzel vadileri, yamaçları olan şirin bir kasabaydı. Orhan Gazi’nin silah arkadaşlarından Akçakoca Bey tarafından 1326 yılında fethedilmiş ilk yerlerden biriydi. 1328’de Kandıra civarında 94 yaşında vefat eden Akçakoca, Karadeniz’i ve ovayı gören Baba Tepesi’ne defnedilmiş  ve Kandıra Fatihi olarak tarihe geçmiştir.  Günümüzde yıkılmış olan ve adına inşa edilen cami hiç çivi kullanılmadan, birbirine geçen ahşaptan yapılmış. Yine bugün aynı yerde adına inşa edilen anıt yılın her günü ziyarete açık ve yüzyıllardır anlatılan efsanevi  hikâyesine tanıktır.  Anıt mezarın tam karşısına isabet eden tepede de fetihte şehit düşen, Akçakoca’nın üç silah arkadaşının mezarları bulunur ve o nedenle de buraya “Üç Beyler Tepesi” denir.

Kandıra halkı, ilk fetihten beri, hiçbir yabancı istilası görmeden Selçuklu ve Osmanlı gelenek, görenek ve töresini yüzyıllarca sürdürmüştür. Halkı dürüst, Müslüman, yardımsever ve vatansever insanlardır. Osmanlı savaşlarında ve deniz mücadelelerinde Kandıralı yiğitler daima bulunurlardı. Yüzyılların biriktirdiği çok zengin bir folklorik kültüre sahiptirler. Mahalli oyunlar, şiirler, türküler, maniler, masallar, ninniler; Oğuz, Türkmen ve Yörük hayatının izlerinin taşır. Bu zengin, sözlü edebiyat bölge insanının kültür seviyesinin yüksekliğini ve ince zevkini , sağduyusunu hissettirirdi.  Birçok sosyal olay, savaş, kıtlık veya eşkıyalık hareketleri şiir, türkü, mani ve masallarda yankılanır, kahvehanelerde şairlerce terennüm edilir, Kandıralı hanımların da bu toplantılarda terennüme katıldıkları bu zengin bu sosyo kültürel yapı genç kızlar tarafından udla çalınıp dillendirilirdi. İşte bu canlı ve içten Kandıra türkülerinden biri.

Üç güzel oturmuş of
Gergefein işler aman aman
Gergefin üstüne a yarim
Dökülür yaşlar.
Herkes sevdiğine of
Çevre bağışlar aman aman
Hergün ağlarım
Ağların da ay efendim
Bir de söylerim…

Bu hayat tarzı yüzyıllarca pek fazla değişmeden süregeldi. Sütü, peyniri, yoğurdu, çeşitli tahıl ürünleri, keten bezi tanınmıştı. Geniş ormanlarından elde edilen orman ürünleri yüzyıllarca İzmit ve İstanbul tersanelerine ve halkın yakacak ihtiyaçlarına gönderilirdi. Müslüman ve Gayr-i Müslümlerin bir arada dostane ilişkilerle yaşadığı kasaba geçimini tarım, hayvancılık, gemicilik ve ticaret ile kazanırdı.

Kandıralı Mehmet Paşa işte böyle bir atmosferde doğmuştu. Osmanlı devrinde yetişmiş birçok devlet adamı gibi, Kandıralı Mehmet Paşa’nın doğum tarihi, ailesi, çocukluğu ve gençliği hakkında pek fazla bilgiye sahip değiliz. Anlatılagelen rivayetlere göre çocukluğundan itibaren ata. Cesur, korkusuz ve tok gözlü biri olduğu bilinir. Cesurluğu ve korkusuzluğu nedeniyle “Deli Mehmet” olarak bilinirdi. Büyüdükçe güçlenen Mehmet, Namazgahtaki ulu çınarların altında güreş tutar, kimse karşısında duramazmış. Karadeniz’in latif ve serin esen rüzgarları kandıra kahvehanelerinde Bahriyelilerin maceraları, genç Mehmet’in ruhunda denize ve gemiciliğe karşı derin bir özlem ve heves duymasına yol açar. Kandıra’da bir çok gemici vardı ve ürünler  İstanbul’a genelde deniz yoluyla ulaştırılırdı ve o türküyü her duyuşunda Mehmet bambaşka hisler duyardı.

“Karadeniz gümbür gümbür gümüler
Oğul da yavrum of
Ah gümüler de eski derdim yeniler aman
Kardeşimi alıp giden gemiler
Oğul da yavrum of
Bu dert beni iflah etmez yok eder aman
Karadeniz taştı da derler taşmamış
Oğul da yavrum of.
O yar da bundan geçti de derler geçmemiş aman
Annem benim sandığıma bakmasın aman
Açıp açıp da sandığıma bakmasın  aman.”

Sonunda Kandıra kendisine dar gelir. Henüz bilemediğimiz bir tarihte, büyük bir ihtimalle 18. Yüzyılın sonlarında, kısmetini aramak için İstanbul’a gider. İstanbula hayran kalmasına kuşku olmasa gerek. Mehmet, İstanbul Kasımpaşa da bahriyeli olarak görev bulur. Evi Galata dadır.  Galata o dönemlerde  namlı kabadayıların, çeşitli milletlerden gemicilerin, meyhanelerin, gizli fahişelerin, Levantenlerin, yabancı tüccarların ve konsolosların oturduğu kozmopolit bir semttir. Sert, kabadayı mizacı ve cesareti sebebiyle Mehmet’in namı ve ünü bölgede yayılıyor “Bahriye’de Kandıralı Mehmet” denince yürekler ürperiyordu. “Balta” lakaplı bir eşkiyayı da kavga da öldürünce ünü daha da artar. Haksızlığa uğrayanlar ona koşar. Bu arada III. Selim’in son yıllarında (1807) Kaptan-ı Derya olan Cezayir ocağından yetişmiş, Mısır’da bulunmuş,  Cezayirli Seyyidi Ali Paşa mizacen Kandıralıya benzeyen biridir ve Kandıralı Mehmet Seyyidi Ali Paşa’nın takdirini kazanır, onun güvendiği adamlardan biri olur...( Cevdet Paşa’nın anlatılarından )

Kandıralı Mehmet, Tersane-i Amire de çavuş görevine devam eder ve Galata’da yaşarken, 1808 yılında İstanbul’da meydana gelen bir isyan sırasında yıldızı biraz daha parlar. Kader onu ummadığı maceralara sürüklemeye başlar.

Sultan II.Mahmut’un ilk saltanat yılında Alemdar Mustafa Paşa’nın sadareti sonunda Yeniçeriler isyan çıkarırlar. Birçok Yeniçeriyle birlikte Sadrazam da hayatını kaybetmiştir. (16 Kasım 1808). Kentin birçok yerinde, yeniçeri ayaklanmaları, yangınlar, yağmalamalar ve tahripler oldu. Halk büyük bir korku ve panik içindeydi. Devlet asilerle görüşmelere başlamış ve isyan yatışmak üzereyken 19 Kasım 1808 günü Galata, Tersane, Kasımpaşa semtlerindeki bir çok kabadayı ve külhanbeyi Kandıralı Mehmet’in önderliğinde, biraz da onun namından cesaret alarak yürüyüşe geçerler. Yatışır gibi olan isyan yeniden alevlenir. Osmanlı tarihine “Sergerde-i eşkıya” olarak anılmaya başlayan Kandıralı Mehmet ve emrindeki adamlar Tophane ve Tersaneyi ele geçirir. Bazıları karşıya geçip atmeydanına gelir. Bir grup da Levent Çiftliği ve Selimiye’yi ele geçirir. II. Mahmud’a güvensizliklerini bildiren grup Alemdar Paşa’nın cesedini bulup onu sokaklarda sürür. Kaptan-ı Derya Ramiz Paşa, Kadı Abdurrahman Paşa, Tersane Emini ve diğerleri kaçar.

Alemdar Mustafa Paşa sedaretinde, Kandıralı Mehmet’in sevdiği, güvendiği Cezayirli Seyyid Ali Paşa azledilmiş, Silistre valiliğine tayinine ise şüphe ile bakarak gitmek istememişti. Bundan dolayı vezareti kaldırılarak Bursa’ya sürülmüştü. İhtilalin önderi Kandıralı Mehmet, bu gelişmeler üzerine bir adamını Bursa’ya göndererek Ali Paşayı İstanbul’a davet eder. Ağa Kapsında görüşürler ve tersanede kaptanlık makamına oturur. Üç gün sonra II.Mahmut ister istemez boyun eğer ve İstanbul Kaymakamı memiş Paşa’yı Sadrazam, Seyyis Ali Paşayı da Kaptan-ı Derya olarak atar. (3 Şevval 1223 – 22 Kasım 1808)

Seyyid Ali Paşa, ikinci defa Kaptan-ı Derya olmasını sağlayan sadık adamını unutmaz. Mükafaten Kandıralı Mehmet’i Tersane Kethüdası olarak seçer. Mehmet artık tersanenin ikinci söz sahibi adamı olur ve “Tersane Kethüdası Kandıralı Mehmet Ağa” olarak anılır.

Eski kaptan-ı Derya Ramiz Paşa Tersane Reislerinden İnce Bey, Behiç Efendi ve bazı yakınları isyan sırasında Rumeliye kaçmışlardı. Bunların takibi ve cezalandırılması işi Katpan Paşa’ya havale edilmek istendiyse de, Seyyid Ali Paşa buna yanaşmaz ve Kandıralı’ya tuğ ve mirmiranlık vererek onu “Paşa Kethudası” ünvanına getirerek kaçakların takibi , yakalanması ve Rumeli nizamına memur kılar. (Aralık 1808) Rumeli’nde dört beş âyan’ın kendisine yardımcı olması için ferman çıkartılır. Emrine tayin edilenlerin en tanınmışı Yılıkoğlu Süleyman Bey’di. Kandıralı Mehmet Paşa, Yılıkoğlu’na kapıcıbaşlık görevini verir. Devlet düzeninde henüz mirmiran olan birinin kapıcıbaşlığa atanması pek hoş karşılanmasa da Kaptan Paşanın ısrarı ile kabul edilir.

Kandıralı ve Yılıkoğlu, daha sonraları Tuna Seraskeri olan Hüsrev Mehmet Paşa’nın emrine verilerek Rusçuk’a kaçan Ramiz Paşa’nın üzerine yollanır.  Ocak 1809 tarihli bu konudaki bir fermanda, Kandıralı Mehmet Paşa’dan “Kemal-i gayret ve sadakat ve rızâcuy ve şecâ’atle şöhret şiar” olarak bahsedilir. (Mühimme Defteri, No 227 S.193)

Kandıralı Mehmet Paşa’nın en önemli hizmetleri, 1809 – 1813 yılları arasında rumeli’de geçer. O dönemde, Rumeli’de birçok asi blunurdu. Osmanlı-Rus savaşları Tuna boylarında, Silistre, Rusçuk gibi yerlerde devam ediyordu. Kandıralı Mehmet Paşa;  Yılıkoğlu, Gavur Hasan, Ahi Çelebi, Hasköylü Emin Ağa, Zağra-i Atik Mehmet Ağa ile birlikte cepheyi dolaşırdı.

Asıl görevi, Ramiz Paşa, Kadı Abdurrahman Paşa, Behiç Efendi ve İnce Bey gibi firarilerin yakalanması ve idamı olan Kandıralı bu arada Sadr-ı esbak Mustafa Paşa’nın haznedarı Köse Ahmet ve Pınarhisar eski ayânı Hacı Ali’nin de yakalanmasıyla da görevliydi.

Mart 1809 da kendisine Rumeli Beylerbeyliği ünvanıyla Akşehir Mutasarrıfı olacağı tebliğ edilmiştir. Rusçuk cephesinde Rusçuk seraskeri Elhac Behram Paşa ve Rusçuk muhafızı Aydın Paşa ile özverili bir şekilde çalışan Kandıralı düşman karşısında çok zorluklar çeker. 1811 yılında usçuk ve Yergöğü savaşlarında cansiperane çarpışmış ve yukarıda bahsettiğimiz gibi yetmiş asker ile savaşı şekillendirmesi herkesin hayranlığını kazanmıştı.

5 Eylül 1812 de Sofya seraskerliğinden sedârete tayin edilen Hurşid Ahmet Paşa zamanında Kandıralı’nın hareketli ve başarılı çalışmaları sürdü. Misivri Muhafızlığına tayin edildi ve tekrar orduya döndü. Sadrazam Hurşid Ahmet Paşa kendisini beğeniyordu. Bu takdir sonucunda Kandıralı Mehmet Paşa’ya Çorum’a gidip ikamet etmek üzere liva-i mezbur tayin edildiği bildirilir. Sadrazamın Nisan 1813 tarihli fermanında Kandıralı hakkındaki olumlu düşüncelerini görmek mümkün.

II Mahmut  bu ihtilal önderine karşı sürekli temkinli ve kuşkulu bakmış tarihsiz olarak ve Kandıralı’nın İstanbul’a geldiğini bildiren bazı arzlara yazdığı hatt-ı hümayunlarında bu düşüncelerini anlatmıştır. Tahminen 1812 veya 1813 yılına ait bir arzında  II Mahmut “Kaymakam Paşa, mucibince tahkik edüb tarafıma takdim edesin” diye yazmış, başka birindeyse “Hafice (gizlice) taharri olunsun” buyruğunu vermişti.

Tarihçi Cevdet Paşa yazılarında şöyle bahseder; “…yine bu esnada mirmirandan Rumeli Beylerbeyliği pâyelülerinden meşhur ve yirmialtı senesi vekâyil zeylinde âsâr-ı cür’el ve cesareti mezkür olan Kandıralı Mehmed Paşa dahi Çorum sancağı ile mesrür edildi”  (Cevdet, Tarih, 10, s100)

Çorum eski ayânı Cückoğlu Hasan ve kardeşi Hacı adlı kişilerle orada mücadele eden Kandıralı İskilip kazası voyvodalığını zapt için kasabaya adamlarını gönderdi. İskilip’e gitmemesi emrine rağmen kasabaya girmesi ve hakkındaki şikayetler üzerine sadrazam Çorum’dan azlini ve bir adaya sürgün edilmesini  ve rütbesinin kaldırılmasını padişaha sundu. (1814)

Hareketli, canlı savaş meydanlarının cengâveri Kandıralı Mehmet Paşa’ya bir adaya (İstanköy)  sıkışıp kalmak zor geldi. Bu cesur ve maceracı adam kendini adeta kapana sıkışmış hissediyordu. Etrafında 50-60 kişilik bir grup vardı. İstanköy halkı ile de pek geçinemedi. Hakkında yine şikayetler oldu. Kendisinin başka bir adaya gönderilmesini istediler.  Kandıralı’nın cesaret ve yiğitliğini takdir eden devrin önemli devlet adamlarından biri olan Silistre Valisi Rüştü Paşa 1816 da gönderdiği bir arzında Kandıralı Mehmet Paşa’nın affını ve Rumeli’nde  yanında görevlendirilmesini istedi ise de II:Mahmut buna onay vermeyip hatt-ı hümayununda “Kandıralı itlak olunmaya tahrir edesin” der.  Yaşadığı sürgün yıllarında onu takdir eden devlet adamlarından Kaptanı Derya Mehmed Hüsrev Paşa da ziyaret etmiş sıkıntılarını gidermek için maddi ve manevi destekte bulunmuştur.

Sürgün sıkıntılarına daha fazla dayanamayan kandıralı Mehmet Paşa, 19 Temmuz 1816 da İstanköyde yaşamını yitirdi. Ölümü,  ayrı bir yazı olacak kadar uzun olaylar zinciridir. Cumhuriyet Döneminde Kandıra’dan birçok ünlü devlet, siyaset, bilim, sanat, ticaret adamı yetişti. Asırlar süren Osmanlı Devleti tarihinde, Kandıralı Mehmet Paşa doğduğu kasabanın adı ile ünlenen ilk ve tek Paşaydı. Savaş alanlarının cesur kahramanı, 1808 İhtilalinin de baş adamıydı...

Prof. Dr. Atilla Çetin'in yazılarından alıntıdır.
Serdar ordusunda memur Kandıralı Mehmet Paşa’nın birkaç adamıyla Galata’daki evine geldiği ve ne için geldiğinin araştırılması hakkındaki padişaha sunulan arz. Arzın üzerinde II: Mahmud’un; “Kaimmakam Paşa! Mucibince tahkik idüp tarafıma takdim idesün “şeklindeki hattı hümayunu (Hattı Humayun Nr.33064) 
Rusçuk Seraskeri El Hac Behram Paşa’ya, Aydın Paşa’ya, Kandıralı Mehmet Paşaya gönderilen harcırah hakkındaki hattı huümayun (Nr.16834)

Sadrazam Hurşid Ahmed Paşa’nın Kandıralı hakkındaki olumlu düşüncelerini padişaha ileten yazısı ve II.Mahmud’un “Gördüm” şeklindeki hattı hümayunu (Nr 34264)



Diktatör




20. yüzyıl, dünya tarihine diktatörler cağı olarak geçti. İran'da Pehlevi, Irak'ta Saddam, Japonya'da Hiro Hito ve en önemlisi Almanya'da Hitler... Peki, bu halkları diktatörlere boyun eğdiren şartlar nelerdi? Bu soruyu Almanya'yı örnek alarak irdelemeye başlayalım.

Almanya, cumhuriyet ile 1918 hezimetinin ardından tanışacaktı. Her yeni rejimde olduğu gibi, Cumhuriyet'e gecen Almanya, birçok yönden iç isyanlar ile karşılaşıyordu. Rusya'da devrim yapmış olan Komünistler, gözlerine şimdi de Almanya'yı kestirmişlerdi. Aynı sıralarda, Hitler'in ateşleyeceği aşırı sağ kesim de, yavaş yavaş kurulmaya başlamıştı.

1925'e gelinirken, başarısız ve öfkeli ressam Hitler sahne almaya başlamıştı. İlk olarak, başarısız bir darbe girişimi yaptı ve hapse atıldı. Hapis hayatı suresince, Nazilerin daha sonradan kutsal kitap belleyecekleri "Kavgam" isimli kitabını yazacaktı. Kitap, Nazi ideolojisinin temel hatlarını anlatıyordu...

1929'a gelinirken, dünya büyük buhran ile karşılaşmış ve Almanya'nın da başını çektiği onlarca ülke borç batağına saplanmıştı.  Hatta o sıralarda Ren Nehri civarında ekonomik krizden dolayı zenci köleleri çalıştıran Fransa'ya, Hitler'in cevabı çok netti:"Ren'in zenci kanıyla kirlenmesine yol açarak beyaz ırkın varlığını tehlikeye atıyorsunuz!

Her büyük ekonomik krizde olduğu gibi, 1929 Buhranı'nda da Alman halkı, mevcut rejimi yetersiz görmeye başladı. Yüzde ellilere varan işsizlik, halkı yeni bir alternatife zorluyordu. Cumhuriyete karşı tek alternatif, Hitler'in başını çektiği NSDAP olacaktı...

Buhranın ardından, ilk seçimlerde ikinci parti olarak meclise giren NSDAP(Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi), 1933'teki seçimlerde iktidarı ele geçiriyordu. Artık Hitler için at koşturma vakti gelmişti!

Hitler, bir gecede çıkardığı yasa ile tüm yasama organını tek elde, yani kendisinde toplayacaktı. Ardından, güçsüz ve bolunmuş sol muhalefetin liderlerini sürgüne yolladı. Muhafazakârlar ve Lutherciler hiçbir tepki gösteremiyorlardı. Bir gece, çıkan yangının Komünistlerin üzerine atılması, Hitler'in Nazi devletini resmen kurduğunu tescilliyordu. Dünya tarihine yeni bir dikatör daha yazılmıştı!

Hitler için bir halk; sportmen, çevik ve disiplinli olmalıydı. Okul derslerindeki sayısal ve sözel dersler yarı yarıya indirilerek, beden eğitimi gibi vücut geliştirici derslere önem verilmeye başlandı. Versay Antlaşması ile Almanya'nın bir ordu kuramayacağı bildirilmişti, Hitler Versay Antlaşmasını tanımadığını açıklayarak kısa surede yeni bir ordu kurmaya başlayacaktı.

Devlet içerisinde güvenliği sağlaması amacıyla Schutz Staffel, yani SS'ler kurulacaktı. Hitler'in devlet içerisinde yaptığı birçok terör eylemi, SS'ler üzerinden yaptırılacaktı... Hitler, milyonlarca kişinin sığabileceği konuşma alanları inşa ettirmeye başladı, aynı zamanda Büyük Reich İmparatorluğu'nun ideal başkenti olan Germania'nın dizayn işlemleri de hızlanmıştı.

Halkın işsiz olan kısmını, ordu gibi yeni kurulan alanlara yönlendirerek işsizliği sıfıra indiriyordu. Aynı sıralarda, zararlı kitaplar olarak belirttiği binlerce kitap, yapılan ayinler ile yakıldı. 1935'te, ırk çizelgesinde en alt tabakada bulunan Yahudiler, Çingeneler ve deliler, SS'lerin koruması altındaki toplama kamplarına ve Gettolara taşınmaya başlandı.

1939'a gelinirken, Hitler'in diplomatik yoldan toprak kazanma amacı iflas etmiş, yerini kanlı bir savaşa bırakmıştı. Savaş demek, ekonominin çökmesi demekti. Almanya'da iş saatleri iki kat uzatıldı, toplama kamplarındaki Yahudilere daha fazla önem verilmeye başlandı. 1944'e gelindiğinde, Almanya'nın en önemli petrol kaynağı olan Romanya, Ruslar tarafından abluka altına alınmıştı. Hitler icin tehlike canları çalıyordu. Avrupalı devletlerin de Normandiya üzerinden Almanya'ya darbe vurması, uç bin yıllık Reich Hayalinin de sonu oluyordu...

1945 yılında, Zhukov komutasındaki Rus ordusunun Berlin'e girmesi, Hitler'in sonu oldu. Bir günlük eşi Eva Braun ile girdikleri sığınaktan, ancak külleri çıkacaktı. Nazizm, bir daha dirilmemek uzere yok oluyordu.

 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger