Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

Her şey sussun müzik konuşsun...


Çıkar yol başlangıçta zaten yoktu, insanlar hayatın içinde yaşadıkça buldu...

Worlds Away - Jesse Cook


Lonelines - Jesse Cook


El Ele...

     Sıradanlaştırılmış devrimci bir yalnızlığın dürtülebilir insansı kimsesizliğindeyim yine bu gece bir başıma ve sensiz. Öylesine ve alelade bir sıcaklık kaynağının yanında ısıtıyorum yokluğunu ki; ısındıkça önüme gelmekte ısrarla. İyi de bu durumu ben seçmedim ki… neden, neden, neden…. Seni düşünmenin bastırdığı ateş bir taraftan, mevsimin taşıdığı soğuk diğer taraftan uyarmakta bedenimi ve oysa ki ben; sevgi dolu yalnızlığımın sıcağında şarabımı yudumlayarak, sevişmek istiyorum seninle insansı bir eylem olmanın ötesinde bir sevgili olarak.

     Zihnim bir başkasıyla asla paylaşamayacağı öyle anlamlarla yüklü ki, Tanrısal bir tekillikle anlam yüklediğim uzaklığının verdiği yokluğun, zaman içinde ehemmiyetini kaybetmekte düşündükçe. Düşünsene; bu duygulara alışık olmadık bir toplumun iki ferdi olarak insansı erdemlerin, Tanrısal dürtülerle süslendiği bir yoldayız.  Aşk dolu, sevgi dolu ve anlam yüklü anlaşılamaz gibi görünse de ki üstelik kaçınılmaz bir yolculuğa hazırlanan seyyahlar gibi çekiliyoruz kendimize kendimize...  Bir başına çıkılası bir yolculuk da değil bu yani.

     Etrafına bir bak;  binbir türlü kandırmacalarla bezenmiş ucuz hovardalıklar göreceksin ve iyi bak, derin bak tüm bu sıradanlıkların yanı sıra var olmasının olanaksız olduğunu düşünmekte ısrarlı olduğun her şeyin dışında, albenisini yitirmemiş sevgiler de göreceksin, bunlar üzerine yazılmış güfteler de, besteler de göreceksin.


    Birlikteliğin doğasını anlamaya çalışmayan, birkaç dakikalık şehvet dolu anları bir mehveş’in dünyasına sığdıran gereksiz ve aptal insanların olduğu bu alemde izin ver mutluluğun resmini çizelim ve gösterelim gururla. Hayvansı dürtülerle bezenmiş, insansal sıcaklıklara duyulan özlemin kaybedilmiş yollarında, sapkın sapaklardan geçilerek gidilmek istenen bir duraktan bahsetmiyorum sana, faşistçe hırpalanmış bir yalnızlığın ardından yine faşistçe zorlanmış bir ilişki de istemiyorum, toplumumuzu asi bir çokluğun; abazanlaştırılmış meziyetlerine kurban ettiği gibi.  Bir Yunus, bir Balım yada ne bileyim Mecnun, Leyla yada adını sen söyle Ferhat, Şirin olmayız ve belki olmamalıyız da lakin ben seni adam gibi severim, sende kadın gibi sev ve insan gibi yaşayalım yalnızlığın soyut dünyasından kurtularak el ele...



Kitab-ı Münirimin Elif'i

Ey kurak topraklarımın bi-çun sahibi
Süzül de gel ruhsarıma mey-i şarab ol
Harap olan fuadımın tek leyl-i nuru
Gel de kitab-ı münirimin elif'i ol... HKNPLT

Bi-çun  : Eşsiz, yegane
Ruhsar : Yüz, yanak
Fuad : Gönül, Kalp
Leyl : Gece
Kitab-ı Münir : Nurlu Kitap

Peki ya sizce?

    İyi ve kötü üzerine yazılmış o kadar çok şey okudum, o kadar çok şey duydum ki, pek çoğu da berbat fikirler ve düşüncelerden ibaretti. Vicdan ve onurun, cehennem korkusunun polisliğini üstlendiği bu önyargılı kabulleniliş dolu hayatta; bu iki değerin aslında sadece bir takım otoritelerce itaate zorlama olduğunu göremiyoruz. Bir fiili, duygu ve düşünceyi ahlak ve ahlak dışı olarak yargılayabilen toplumun; ahlak konusunda eleştiri ve fikirsel işkenceleri bir korku unsuru haline getirmesinden neden kimse şikayet edemiyor. Peki o zaman ahlak; vicdan ve onurun arkasına sığınarak toplumsal kurallarmış gibi kabul ettirilen bir tür göz boyama sanatı olmuyor mu?


    Bireysel iradeleri felç edilmiş bir toplum düşünceden uzaklaştırılıyor ve hatta istesek de istemesek de bir süre sonra bu bir kabulleniş haline geliyor İrade kendi kendini zehirlemeye, bir ateş çemberinde kalmış akrep gibi kendini sokmaya başlıyor. Ahlak adı takıştırılmış değer, zamanın başlangıcından beri ikna konusundaki tüm şeytanlıkları iyi bilir. Tıpkı tüm anarşistlerin ve kendi çıkarlarını düşünen politikacıların iradeyi etkisi almak için ahlaksal konuşmalar yaptığı gibi.  HKNPLT

Hayal

    Sabah uyandığında yapayalnızdı. Burnunda sevdalı kokular tütüyor, kar beyazı düşlerini özgür bırakmayı düşünüyordu. Yeni uyanmış olmasına karşın; öylesine yorgun ve bitkindi ki, kollarını kaldırmaya gücü ve hatta kalbinin atmaya yetecek mecali de yoktu. Pencereye yöneldi, hafifçe perdeyi araladı, bir süreliğine dalgın sabah güneşinin alev alev düştüğü uzak ovaları, dağları izledi. Pervazdan içeri bir ıslık eşliğinde giren rüzgar burnun direklerinde tarifsiz, özlem dolu fırtınalar koparmış olmalı ki bir çırpıda giyinip soluğu dışarıda almak istedi. Merdivenin başına gelip aşağıya ineceği sırada evin karanlığı üzerine çullandı, saldırgan bir hırsız gibi ne var ne yok götürecek gibiydi o anın ışıksızlığı. Tutunduğu küpeşte tek dayanağı , yegane desteğiydi. Kapalı gözlerinden bir damla yaş süzüldü dudaklarına can suyu gibi.  Lavanta çiçeklerinin deniz gibi dalgalandığı, o mis kokulu kırlarda yürümek istemişti oysa sadece.

    Zor da olsa toparlandı, gönül koyduğu kırlara koşacaktı ne de olsa. Yanına iki domates, iki salatalık, iki dilim peynir, iki sandviç, birkaç tanecik de eşek zeytini aldı koyuldu yollara. Ha bir de umutlarını yüklemişti sırtına…

    Kapıdan dışarı çıktığında ıssız bir sessizlik sardı her tarafı; rüzgar susmuş, kuşlar susmuş, doğa susmuştu. Bir süre ufka baktı, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı içine, işte o an; tüm bestekarların kıskanacağı muhteşem bir  senfoni yankılandı kulaklarında; rüzgar yine coşmuş, bir kelebek gibi kanat açtırmıştı adeta. Zaman bile o acımasız çarklarını durdurdu. Ne kadar yol kat ettiğinin farkında bile değildi, üstelik gözünde büyüyüp de hiç aşamadığı tepeleri bile aşmış; vaat edilen  topraklara ulaşmış kadar da mutluydu.

    Bir süre sonra; sanki bir Monet tablosuymuşçasına izleye kalacağı, kır çiçekleriyle dolu bir yere geldi. Kollarını açtı, denizin engin sularına dalar gibi attı kendini çiçeklerin ortasına. Uzunca bir süre sere serpe yerde kaldı, gözleri maviliklerde çakılı bulutlara daldı. Her bulutta aşkının silueti. Çantasından azığını çıkardı. Bir parça kendi önüne, bir parça karşısına…


    “İşte burası sevgilim. Artık sokak aralarında sıkışıp kalmış ve nereden çıkacağı belli olmayan, umut, sevgi, yaşam sömürgenleri arasında değil; kuşlar kadar hür ve özgürüz. Birbirimizden uzak düştüğümüz, kirpiklerimizi nemli, dudaklarımızı titrek, dizlerimizi dermansız bırakan; ateşimizi, tutkularımızı, sevdamızı tüketen hiçliklerde değiliz.” HKNPLT



Ben kendime anlatıyorum. Siz duymasanız da olur

Asil bir ruh; ışığını kendi içerisindeki en değerli elmastan alır. Ona onur diyoruz.  Dinlenmemiş sözler, dillenmemiş sesler uçuşur; kimi zaman duvarlara, kimi zamansa çama çarpan bir kuş gibi avare. Sözler var, çoğunca hatırlamaktan kaçınıp durduğumuz, neler dediğimizin hatırlatılmayacağını umduğumuz. Bilinen cevaplara hiçte hazır olmadığımız, unuttuğumuz.... HKNPLT

O'nu Yazıyorum

İnsanın yüreğini yırtan bir çığlıkla avazı çıktığı kadar bağırarak, oturduğu koltuktan öyle birden bire fırlayıverdi ki; kum rengi o saçlar birer kamçı gibi savruldu etrafa, yüzü al al olmuştu. Bense karaya vurmuş bir balık gibi anlamsız bir ağız açıklığıyla çırpınıyordum önünde. Güçlü bir dalganın saldırısına uğramış bir yelkenlinin karşı koyması gibi heyecanla inip kalkıyordu göğsü. Üstüme doğru ilerlediğinde ansızın burnuma kokusu çarptı ve o an amansızca sürecek izler bırakmaya başlamıştı bile.

Bir gün, bir gün daha ve tekrar tekrar günler, haftalar, aylar saniye saniye içime öyle bir  işlemişti ki; üstelik herhangi bir zorlayıcı unsura bile gerek yoktu. İnanılmaz bir sevgi taşkınlığı, adeta bir şelale gibi akışa geçmişti. Öylesine uzun zamandır hedefsiz kalmış duyguların soyut karanlığındaydım ki; bir daha asla ışığı göremem sanıyordum adeta… Olası hiçbir insansı çabanın kendi karanlığında çırılçıplak bırakılmış ruhumu aydınlatabilme ihtimali bile yoktu…

Sen, ahhh sennn, bir tek sen…

Şimdi kulaklarımda neşeli bir ritmik şarkı gibi sesi ve gözümde bir perde o muhteşem silueti.  İçimde bir ses var “seninleyim” diyor, o an kalbimde bir sızı, yine o, o dokunuyor yavaşça ve okşarcasına biliyorum, hissediyorum. Az sonra yokluğuna uyanacak ve şiddetli bir sancıya gebe kalacağım oysa. Sanki ona vurulmakla bir düşünce suçu işlemiş gibi yokluğunun verdiği ceza.

Bir kez daha şişenin dibinde çalkalanan umutların falına bakakalacağım belki bu gece, ansızın sarsılarak tüm sarhoşluğum yıkılı verecek karşısında, omuzumu dürtecek belki ve gözleri gözlerime değercesine çakılı kalacak verdiği ışıkla kilitlendiğim noktaya, tutup elimden yatağıma götürecek; öyle umuyorum en azından. Ben uzanırken; dalga dalga gelecek üstüme. Sızıp kaldığımda kaybolacak biliyorum yine.


Bir an var gözlerimin önünde, ilk dökülmeye başladığım gündü kelime kelime. Arkasına yaslandı, hafif bir tebessümün mutluluğu kısmaktaydı gözlerini, yanakları utangaç bir pembe ve elleriyle dudaklarını gizliyordu istemsizce. Elimi uzatıp dokunmak istedim, kalbi deli gibi çarpıyordu, emindim. Ses tellerinin ürkek ve şaşkın titreyişiyle “belki” dedi “belki daha sonra”. Elleri saçlarında, bir tutam alıyor öne getiriyor, bir tutam, bir tutam daha farkındayım o da istiyor… HKNPLT





 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger