Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

Gittiğin gün ikimiz de öldük....

Onsuz sürüklenip gidiyorum, bezgin ve yorgun
Aldığım zevkler bile avutmuyor artık
Her şeyde birbirimizin yarımıyken biz,
Şimdi onun hakkını çalar gibiyim kimsesiz.
Onunla paylaşmak zevkinden kalınca mahrum,
Hiçbir zevki almamaya karar verdim.
Her yerde, her zevkte, her şeyde o'nun yarısı
O'nun yarımı olmaya öylesine alışmıştım ki
Artık yarım bir mahluk gibiyim onsuz.
Ayırdıysa zamansız bir ölüm benden seni,
Ruhumun diğer yarısını alıp götürdüyse;
Beni tamamlayan o aziz yarımdan yoksun
Yaşamın ne anlamı var. Gittiğin gün ikimiz de öldük....


Nec fas esse ulla me voluptate hic frui
Decrevi, tantisper dum ille abest meus particeps 
Illam meae si partem animae tulit 
Maturior vis, quid moror altera, 
Nec chanıs aeque, nec superstes 
Integer? Ille dies utramque
Duxit ruinam 


                                        Montaigne - Denemeler.




Yerli MALI Yurdun MALI, Bunu Herkes KULLANMALI !


        Türkiye, Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında savaştan yeni çıkmış bir ülkeydi. Yoksulluk içinde kavrulan halkın elinde avucunda bir şey kalmamıştı. 1923 yılında İzmir İktisat Kongresinde alınan kararlar ile yerli mallar üretilmesi, kullanılması ve bağımsızlığın kayıtsız şartsız korunması gibi etkin adımlar atılarak yeni bir kalkınma sürecine girilmesi sağlandı. Devamında gelen hükumetler de ulusal ekonomi değerleri ve yerli malı kullanımının önemini, iktisadi davranışların bir ülkenin kalkınmasındaki değerini yeni nesillere aktarabilmek adına, her ne kadar bu kararları kendi bütçelerinde uygulamasalar da en azından ülkenin yeşeren umutları olan öğrencilere bu davranışın kazandırılması için her yıl okullarda 12-18 Aralık tarihleri arasında bununla ilgili etkinlikler oluşturulması için katkı sağladılar.

        Tüketimin doğru yapılarak, artırılması ve yatırımlar yapılarak gelişim sağlanması hususunda yerli malı kullanımın önemi stratejik bir hedef olmuştur. Malını, parasını, zamanını ve sağlığını koruyabiliyor olmak, tutumlu olmaktır. Okullarda yapılan etkinliklerle sağlanan bu teşvik II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan ekonomik buhranın neticesinde batılı yabancı ülkelere likidite akışını engellemek ve toplumsal tutum bilincinin oluşması, geliştirilmesi, korunması anlamında amacına ulaşmış, 1946 - 1983 yılları arasında "Yerli Malı Haftası" olarak 83 sonrasında ise "Tutum, Yatırım ve Türk Malı Haftası" olarak kutlanılan bu tarih aralığı son yıllarda yazıktır ki kimsenin aklına bile gelmemekte.

        Bazı güçler tarafından bırakılması istenen etki, öyle görülüyor ki bizlere miras bırakılan ulusal ve milli birçok değeri kaybetmemiz gibi malımıza, paramıza ve zamanımıza da sahip çıkmayarak bu ciddi değerimiz konusunda da o güçlerin istediği  yıkıcı etkiyi bizler kendi çabasızlıklarımız ve kendi boşvermişliklerimiz ile başarmış olduk.

        Geçen hafta boyunca sosyal paylaşım sitelerindeki çevremden bu konu hakkında bir hatırlatma gelecek umuduyla bekledim ancak hiçbir bilinç sahibi arkadaşım tarafından böylesi bir hatırlatma, mesaj almadım, alamadım. Bu ve diğer ulusal konularda daha hassas, duyarlı ve bilinçli bir toplum temennilerimle yazımı yoruma açık ve sonuçsuz olarak bitiriyorum.

Sevgi ve Saygılarımla.

Hakan POLAT

Tina Modotti


1896 İtalya doğumlu olan Tina Modotti gençliği boyunca yaşadığı dönemin birçok öncü akımına şahit olur ve birebir yaşadığı bu değerler onu uç noktalarda yaşamak gibi bir tercihle karşı karşıya bırakır. Göçmen olarak gittiği Amerika’ya zor şartlar altında yerleşir. Bir tekstil firmasında işe başlayan Tina güzelliği sayesinde çok çabuk dikkat çeker ve aynı firmaya mankenlik yapmaya başlar.  Kalan boş zamanlarını opera ve tiyatro ile doldurur.

Sanatsal heyecanın yanı sıra ilerici idealleri de barındıran bir sergi hayatının dönüm noktası olacaktır. Buradaki eserlerden çok etkilenen Tina şair Roubaix’ e aşık olur. Bu sayede tanıdığı bir yönetmenin tiyatro yapımında rol alır. O yıllarda Bolşevik Rusya ve Meksika’da her yeri saran savaş ve devrim kokusu Tina’nın da bedenini sarar.  

1920 li yıllar kadın profilinde radikal kavram değişikliklerinin olduğu bir dönemdir ve Tina da bunları benimser. Sigara kullanımı, pantolon giymek ve aşk serbestisi gibi radikal değişimlerin karşısında, Amerikancı orta sınıf ahlakı ile homojenleştirme etkilerine nefret duyar. Tam da o yıllarda Weston ile çalışmaktadır ve artık onun hem modeli hem de sevgilisidir. Bu sayede fotoğrafa büyük ilgi duyar. Çektiği kareler Transition ve Creative Art tarafından beğeniyle karşılanır. Weston’a oranla daha entelektüel, daha soyut ve duygu yüklü fotoğrafları, hayatın durağan yansımalarından öte kusursuz bir enstantane ile filme ve kağıda düşer.

Gerek mesleki açıdan, gerekse yaşamının tüm evrelerinde geleneklerin dışında hür bir yapısı vardır. Evlilik yerine cinsel özgürlük, bireysel güvenceler yerine siyasal bağlılık, sanat yerine devrimi tercih eder. Sosyal adaletsizliklerle donatılmış dünya ona büyük acılar vermektedir. Bir şeyler yapmak ister ve o nu harekete geçiren unsurları daha iyi anlayabilmek için fotoğraf çekmeye başlar kendi kavramsal karmaşasında kişiliğini anlamaya çalışır.

Komünist harekete karşı yapılan eylemler Tina’ nın dünyayı algılamasını dönüşü olmayan bir şekilde etkiler. Amaca adanmış bir fotoğrafçıyken, kişisel bir misyona adanmış bir devrim hareketinin içinde bulur kendini.

20. yüzyılın en iyi fotoğrafçıları arasında, insanlara başrol oyuncusu gibi yer vererek gizlerini, trajedilerini anlatmaya çalışan tartışmasız konuma sahip bir sanatçı olarak bugün bile yerini muhafaza etmektedir.

Daha fazla bilgi için : http://www.modotti.com/  







Sansür yasasını değiştiren film.




     Sovyetler istedi, Ankara yasakladı

        Türkiye'de sinema , sansür açısından zengin bir tarihe sahiptir. İlk sansüre uğramış film olarak 1919 yılında Mahlul Gaziler Cemiyeti  tarafından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan  "Mürebbiye" filmidir. Filmi yasaklayan İstanbul işgal ordularının komutanı Fransız general Franchet d'Esperay dır. Sebep ise filmde bir Türk ailesinin yanında mürebbiye olarak çalışan ve önüne gelen her erkekle yatağa giren Fransız Angel'in maceralarının anlatılmasıdır. Sansür edilen ilk yabancı film ise "La Garçonne" (Erkek Kız) isimli 1936 yapımı bir Fransız filmidir.


        Türkiye'de sinemada sansür yetkisi 1932 yılına kadar valiliklerdeydi. 1932 yılında Merkezi Sansür Teşkilatı kurulur.Film ve senaryoları inceleyen bir komisyon görevlendirilir. bu komisyonda; İçişleri ve milli Savunma bakanlıkları ile Genel Kurmay Başkanlığından birer temsilci bulunmaktaydı. Ülke içinde yapılan yerli filmler ve senaryolar bu komisyon tarafından incelenir, denetlenir gerek görülürse sansürlenirdi. Yurt dışından gelenler ise gümrüklerde kontrolden geçerdi.







        Öyle bir film var ki; sansürlenecek hiç birşey olmadığı ve vizyona girdiği halde toplatılır. Hemde Sovyet elçisinin ricasıyla. 1936 yılında yönetmenliğini Paul Wegener'in yaptığı, başrollerini  Pola Negri, Gustav Diessl, ve Wolfgang Kepplerin oynadığı "Moskova-Şangay" adlı romantik melodram film dünyanın pek çok ülkesinde gösterime girmişti. Ülkemizde de 23 Ekim 1936 tarihinde verilen izin ile gösterime girmiş ancak olağan dışı bir telgraf ile  Sovyet Sefareti kendilerini rencide ettiği gerekçesiyle 17 Aralık 1937 tarihinde filmin yasaklanması sağlanmış.



















Rüzgar mı, Yelken mi?


Rüzgar nasıl ve nereden eserse essin, önemli olan yelkenlerini nasıl açtığındır.  



Taies Farzan

En iyi Türk Filmi ödülünü kazanan, 2008 Türkiye yapımı psikolojik-dram türündeki sinema filmi "Gölgesizler" ile tanınmaya başlayan genç sanatçı Tahran doğumlu. İran devriminden hemen sonra ailesiyle Türkiye'ye yerleşen, ilk ve orta öğretimini Türkiye'de tamamlayan başarılı sanatçı sanat hayatına 1991 yılında Almanya'da Köln tiyatro okuluyla başlar. İlk sahnesi Prof Dr Nurhan Karadağ'ın "Yunus Diye Gördüm" oyunuydu. Çocuk oyunları ve stand-up derken kendini Oberhausen şehir tiyatrosunda bir müzikalin başrolünde  bulur. 1999 yılında sinema dünyasına adım atar ve kurduğu film şirketiyle Almanya'nın en genç yapımcısı olarak "Tenussian Vaccuvasco" adındaki deneysel sanat filminde hem yapımcı hem de oyuncu olarak görev alır. New York ve Los Angeles'da üç ödül kazanır. En son 1986 yılında gittiği İran'a girişi yasak olan sanatçı kendini Türkiyeli gibi hissettiğini söylüyor. Biz de kendisini bir Türk olarak kabul ediyor ve başarılarının devamını diliyoruz.


Not : Gölgesizler Filmini ismin üzerine tıklayarak izleyebilirsiniz.


Sen Hep Varsın
Söz Müzik : Erdal Şahin 
Vokal : Taies Farzan






Separate Tables - Ayrı Masalar (Film)





Filmin Yönetmeni      : Delbert Mann
Filmin Türü                : Dram, Romantik
IMDB Puanı                : 7.7
Yapım Yılı                  : 1958
Ülke                           : ABD
Senaryo yazarı          : Terence Rattigan, John Gay

Başrol Oyuncuları: Deborah Kerr, Rita Hayworth, David Niven, Wendy Hiller,Burt Lancaster, Gladys Cooper, Cathleen Nesbitt, Felix Aylmer, Rod Taylor, Audrey Dalton, May Hallatt, Priscilla Morgan



Konu : Birlikteyken birbirinizi parçalıyorsunuz. Ayrıyken ise kendinizi! Birçok farklı karakterin buluştuğu bir otel; aynı odada fakat farklı masalarda yemek yiyen insanlar… Tutkunun birleştirdiği ve yine tutkunun ayırdığı büyük aşklar, yalanlar ve dedikodular… Rita Hayworth, Burt Lancaster, Deborah Kerr ve David Niven gibi usta oyuncuları birleştiren film, bir deniz kenarı oteli olan Bournemouth’a konuk olan müşterilerin hikayesini anlatır. Boş bir sezon geçiren otelin düzeni, güzeller güzeli yıldız Ann’in gelmesiyle çalkalanacak, dedikodu kazanları kaynamaya başlayacak ve küllenmiş aşklar küllerinden doğarken yeni aşklar da filizlenecektir. Sivri dilli ve hazır cevap John rolünde Lancaster’ın, tutkulu güzel rolünde Hayworth’ün ve içine kapanık, sessiz ve romantik Sibly rolünde Kerr’in göz doldurduğu film, Delbert Mann’ın başarılı yönetmenliğiyle de dikkat çekmektedir. Binbaşı rolünde devleşen David Niven’a ‘‘En İyi Erkek Oyuncu’’, otelin sahibi Pat rolündeki Wendy Miller’a ise ‘‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’’ dalında Oscar kazandıran ‘‘Separate Tables’’, pek çok dalda aldığı adaylıklarla da adından söz ettirmiştir Aşağıda linkini verdiğim filmi keyifle izlemeniz dileklerimle.



http://www.videobb.com/video/zKOJS1TkuOrp
http://www.videobb.com/f/zKOJS1TkuOrp.swf

Ayakkabı Numaraları


        Bildiğiniz gibi vücudumuzdaki kemiklerin dörtte biri ayaklarımızda ve tüm ağırlığımız doğamız gereği ayaklara binmekte. Vücut ağırlığımızı ve hareketlerimizi sağlayan bu uzvun bakımı ve korunması da çok büyük bir öneme sahiptir. Karışık bir taban yapı sistemine sahip ayaklarımızda bir çok damar, kiriş, sinir ve kas bulunur ki bünyemizdeki en güçlü kas ayak tabanımızda'dır ancak buna rağmen bu organımızı en iyi koşullarda korumak gerekir.

        Ayakkabının tarihi, bugünkü İspanya'da mağara resimlerinden öğrendiğimiz kadarıyla günümüzden 15 bin yıl öncesine dayanıyor ancak en somut veri kuruyan çamurda bıraktığı izle Mezopotamya'da görülmekte. Ayrıca 18. Mısır hanedanı Tutankamun'un da sandalet kullandığını  biliyoruz.

        Osmanlı döneminde ayakkabılar bugünkü gibi numaralandırılmış değildi. Ayaklar, "orta ayak, ulu ayak ve keçi ayak" şeklinde üç sınıfa ayrılmıştı. 1640 tarihli bir kanunnameden bu ayaklara göre fiyatın farklılaştığı, astarlı ve astarsız olanlar arasında beşer akçe fiyat farkı olduğunu öğreniyoruz. Örnek vermek gerekirse Ulu ayaklara  göre yapılan bir çizmenin astarlısı 135 akçe, Orta ayaklara göre olan 120, Keçi ayaklara göre olan 95 akçeymiş. Ayrıca "Baldırı ziyade yoğun", "Rüzgar ulu'su" ve "Zergerdan" gibi kallavi modellerin olduğu da kayıtlar arasında. 19. yy dan sonra ayakkabılar numaralandırılmaya başlanmış.

        Yukarıda resmini gördüğünüz 1900 lü yıllara ait bir kundura mağazası reklamı. Cemil Kundura Mağazası'nın İzmir Arasta Caddesinde bulunan mağazasıyla ilgili el ilanında, o dönemin özelliklerine ait ip uçlarını görmek mümkün. Torbasında ayakkabı terlik ve çizmeler bulunan bir genç kadının paraşütle inmesini temsil eden resim  o yıllarda ilgi çekmeyi başarmış. İlanın içeriği şöyle : "Her mevsime göre son moda zenne, erkek ve çocuk kunduraları ve bilhassa maruf Bally marka ayakkabıları bulunur. Metanet ve zerafet mağazamızın yegane prensibidir." İstanbul Kundura Mağazası Cemil - İzmir Arasta 291, Şekerciler 5 - Djemil Magasin des Chaussures Stamboul.

Pina

2009 yılında yaşamını yitiren Alman koreografı ve sanat yönetmeni Pina Bausch için Wim Wenders tarafından çekilmiş bir film Pina.. Usta dansçının belgesel görüntülerinin yanı sıra, Pina'nın eğitiminden geçmiş ve yanında çalışmış eski ya da yeni dansçıların ustalarıyla olan -ilişkileri de dahil- onun hakkındaki görüşleri ve de ‘Tanztheater Wuppertal Pina Bausch’ isimli topluluğun şimdiye kadar sahnelediği bazı eserlerin film için yapılmış yeni yorumları, çok iyi bir kurguyla bir 3D film hâline getirilmiş...


Daha önceden izlediğim bu videoyu bugün Full HD ve 3D olarak izleme imkanım oldu ve muhteşem keyf aldığımı söyleyebilirim. Dans ve Müzikale ilgisi olan herkesin izlemesin şiddetle tavsiye ediyorum. 





Kozmik Kültür Taşıyıcıları




Önceki yazımda Hermes Düzeni ve Düşüncesi üzerine yazdıklarımı hatırlarsınız. Bu yazımda ise bahsi olan geleneğin farklı yönlerini biraz tarih, biraz düşünsel ve biraz da paranoyatik açıdan değerlendirmeye çalışacağım.

Sözcüklere beden bulup; aklın bile açıklamakta zorluk çektiği, sezginin derin kavramsallığını ruhla bedenin birbirlerine dönüşmesimiycesine  akltarabilmeyi başaran insanlık bilgeliklerini Tanrısallaştırmakla kalmayıp binlerce yıllık bir serüvenin tüm dünyayı aydınlatmasına da neden oldu.

415 yılında Hermes ile ilahi iletişimini yitiren Hermetikler karanlık orta çağ süresince dağılıp saklanmak zorunda kaldılar. Sihir Hermetikler için vazgeçilmez bir uygulama haline dönüşmüş olsa da zaman içerisinde unutulmaya yüz tutan öğretiler yok olmak üzereyken Almanyalı bir Hermetik olan Trianoma sayesinde hocasının “Sihir Kalkanı (Parma Magic)” projesiyle tekrar yaşam bulma evresine girer. 767 yılında dünyanın çeşitli bölgelerindeki bilgeler toplanır, toplantıda Lordlar ve Leydilerden oluşan oniki Hermetik bilge bulunur ve Hermes Düzeninin temel kanunlarını bir araya getiren Hermes Kodu adını verdikleri kuralları belirlerler. Artık 12 farklı Hermetik klan vardır.

Bu noktada Lord Tremere düzen üstünde baskı oluşturup sistemi kendi eline geçirmek ister Lord Tremere’nin entrikaları 350 yıl süren başarısız bir sürecin başlangıcı olur ancak burada önemli olan ve üzerine çok fazla değinilmeyen  Tremere’nin keşfidir. Tremere ölümlü olduğu için sihirde asla ilerleyemeyeceğini düşünür ve hırsa kapılır. Ölümsüzlük arayışına girer, bu arayış Mezopotamya Kültlerinden edindiği öğretilerle Hermetiklikten sıyrılıp Vampirizm olgusunun ortaya çıkmasını sağlar.

 Sihir ve Ritüeller üzerine tam olgunluğa erişme aşamasına geldiğinde Tremere’nin yapabileceklerini gören diğer klanlar endişe içinde, yok olma korkusuna kapılarak savaşa girerler. Massasa adı verilen savaş 100 yıl sürer ve Tremere evinin gizemli kayboluşuyla sonuçsuz olarak son bulur.

Hiyerarşi ve Mistik değerlerin en sıkı kurallarla korunduğu Tremere Vampirizmi günümüzde bile adından çok sık bahsettirmekte hatta filmlere konu olmaktadır. Bu Klanın üyelerinin gizlilik ilkesiyle varlıklarını devam ettirdikleri söylentileri hala tüyler ürperten bir etki yaratır.

Hermetik Sihir Felsefesinin evrensel katmanları inanç, mantık, hisler ve duyulardan oluşan bir zincir olarak günümüzde; bilimin, aydınlanmanın ve gelişim sürecinin başlangıcı kabul edilir ancak; bilimin şüpheci yaklaşımı, paranoyatik irdelemeleri gözümüze sokar. Dinsel, mistik ve felsefi alanda pek çok akım sipritualist etki altında kalarak materyalist görüşten uzaklaşır ve varoluşun ayrıcalıklarını kavrayabilmek adına kimi zaman manevi kavramlarla bağdaşan Tanrıya giden yolu bulma arayışına girer, kimi zamansa psişik güçlerin kozmik varoluş düşüncesinin etkisi altında kalırlar.

Bu bağlamda aklıma şu soru geliyor ister istemez. Acaba ilk Hermetikler bizim bilmediğimiz bir uygarlıktan destek alarak, onların öğretileriyle insanlığı bu güne mi hazırladılar? Henüz net bir kanıtı olmasa da Atlantis uygarlığı birçok bilinmeyenli bir denklem gibi her daim zihinleri meşgul eder. Bu denkleme yakın tarihte izlerine rastlanan Lemurialıları da eklemek gerekir ki bu aşamada bahsetmek istediğim de tam olarak da bu.

Kimilerine göre lanetli bir kitap, kimilerine göre de bir bilgelik kaynağı olan Dzyan Dörtlükleri (Bunu incelemenizi tavsiye ederim. Kaynak : http://www.scribd.com/doc/11570807/Dzyan-Dortlukleri ) yerküredeki ilk ırkın tek cinsiyetleri androgyn olan Ethereanlar, ikinci ırk olarak Jupiterden gelen canavarlar, üçüncü ırk olarak Lemurialılar ve melekler ve dördüncü ırk olarak Atlantisler olduğunu ifade eder.  Hermes “Pimandro” adlı kaynakta bundan bahseder. Lemuria ırkı ilk önceleri çift cinsiyetli olup daha sonra erkek ve dişi olarak evrimleşen bir türdü. Son derece yüksek  psişik güçlere ve kozmik bilgeliğe sahip Lemuria ırkının bu gün uzak doğu bilgeliğinin temelini oluşturduğu ifade edilebilir.

Lemurialılar için ölüm onların arzularına bağlı bir yolculuk biçimiydi. Bilim, teknik, bilgelik açısından bu gün bizler için ütopik bir seviyedeydiler. Kozmik enerjiyi nükleer bir güç gibi kullanabilen Lemurialıların göksel varlıklardan edindikleri bilgelik başlarda Atlantis, Hindistan, Mısır ve Avrupa’ya kadar ulaşan kutsal bir kardeşliğin gizli öğretileri olarak geçmiştir. Mısır ve Sümer kültlerinin kuruluşlarında büyük etkisi olan bu ırktan, Eski Ahit’te İşaya Bap 24/1, Eyup Bao 22/20 ve Kur’an-ı Kerim’de En’am Sure 6/6, Furkan Sure : 25/37  ayrıca Ramayana Destanı ve Maya Kutsal Yazıtlarında da bahsediliyor olması bir tesadüf mü? Hermetikler Hyperborea efsanesinde ve Maya Kodekslerinde anlatılan bilgeliği kendi sistemlerine mi monte ettiler? Günümüz tarihçileri geçmişten gelen bu izleri sanat, estetik ve romantizm ile anlamaya çalışırken Hermetikler; tarihi bulanıklaştıran zamana rağmen araçları, kavramları, mantık ve kabullenmeleri ilkel beşeriyetin ivme kazanması için uğraşan kozmik kültür taşıyıcıları mıydı?

Tarihsel, düşünsel ve paranoyatik açıdan, nereden bakarsanız bakın insanlık bu gelişim sürecinin her evresinde kaotik bir bilmecenin tam ortasında kalmış da olsa, evren ve evreni oluşturan alt birim sistemlerini ve onları yaratanı anlama yolunda ilerliyor.

            “Muhakkak ki düşünen insanlar olarak sizler, kainat’ın büyük sırlarından birini çözmek ve öğrenmek zorundasınız.”

Hakan POLAT


Spesifik Yaklaşımlar



ve tutundu, tüm gereksizliklerine; aslında tutunduğu  – öyle sanmadığı – kayıplarıydı. Ayaklarının altından kaydı dünya; görebiliyordu, görmek için geceleri uzun kılan sayısız unuttuklarını. 

- Kaymağınızın altına ekmek kadayıfı alır mısınız ?
- Sade, lütfen..

Çevremde minnet duymamı bekler gibi ağır suretleriyle kıpırdamadan duruyor eşyalar. Herbirinin nereden ve nasıl geldiklerini anımsıyorum. Mobilyalarım, minderlerim, halılarım, masam, sandalyem, kitaplıklarım.. Kitaplarım.. Uzun bir ömür geçirdik sizlerle, bazen sinirlerim bozuldu, sizlerden aldım yedek parçaları, onarıldım.. Bazen mutlu oldum, süsledim sizleri, temizledim. Herhangi birinizden vazgeçmem gerektiği anlarım oldu, yeniler katıldı bazen aranıza; sizleri tanıştırdım, kaynaştırdım.. Gidenlerden milyon kere özürler diledim, gittikleri yerlerde huzurlu olmalarını sağlayamadım – kalanların bundan hiç haberi olmadı – Olamazdı da, yalanlar söyledim.. Bir sona doğru yaklaşıyorum artık, benden sonra sizler ne olacaksınız bilmiyorum; bilmek istemiyorum. Baki kalacak o kadar çok şey varki aslında, duvarlara işleyen tıkırtısı daktilomun, dolapların kapaklarını açıp kaparken çıkan sesleri, parkelerin halılara işleyen gıcırtısı, saçma sapan yumrukladığım, saçma sapan okşadığım masamın, zamanla deforme olmuş ve ayrışan profillerinden çıkan ses; sandalyemin beni taşıyorken çektiği sıkıntı sesleri, usul gıcırtıları.. Sizleri size bırakacağım, tek mirasım bu. Gittiğim yere gelemezsiniz, orada sizlere ihtiyaç duymayacağımı söylüyor tüm kutsal yazımlar. Ben onların yalancısıyım. Görmelerimi bırakıyorum sonra sizlere, size her bakanda göremeyeceğiniz üzere. O zaman anlayabileceksiniz, sizlere nasıl baktığımı, sizlerde gördüklerimi. Tüm görünmezler bir kenarınızda yığılı duruyor şimdi, dijital bir veri bankası gibi. Ben istediğim görüntüyü alabiliyorum oradan, size bırakıyorum bu spesifik yaklaşımları; giderken.. Yapabileceksiniz, ben gittiğimde; sizlerde.
Bazen güdümlü çağrışımlar oluşacak yüzeylerinizde, herhangi bir parçanızda da. Öyle çok dokundum ki sizlere, bunları silmek öyle çok olanaksızki, öyle çok dağıldıki her zerrenize. Anımsamak istediğinizde kısa yolculuklar yapacaksınız içinize; orada bekliyor olacağım sizi suratımda aptal gülümsemelerle.. ..ve belki yine, ve yine..
Retorik söylemler istemiyorum, kalıplaşmış veda sahneleri, kafiyeli gözyaşları istemiyorum ardımdan. Rahat bırakmalısınız tüm geçmişi, adından sıkca sözedilmesi gereken herhangi bir “fiil” olmadı hayatımda; yazmak dışında.. Onu da tarif edemezsiniz sizler zaten. Hatalı ve beceriksiz göründüm uzun zamanlar, bu oyunun içine hiç düşünmeden daldınız; bunu sağlayabildim sizlere. Kendi’nizle geldiniz sonuçta bana, arınmış, huzurlu.. Sizleri şekillendirdim, herhangi bir aparata ihtiyaç duymadan. Öylesine bencildim. Görmezden gelinmek her zaman kolay olmuştur bana, her zaman görmezden gelinerek ulaştım en az’larınıza. Şimdi herşeyi biliyorum, herşeyi bilmiyorsunuz siz. Bana yalan söyleyemediniz asla, asla yakalayamadınız benim herhangi bir renge boyadığım  herhangi bir yalanımı.. Sizler, ben; güzeldi hep olması gerektiği gibilerin sınırlarında; tam istediklerim üzere..

Sigaramın dumanı, kalsana içimde. Ne çıkarsın atmosfere, ne diye uzaklaşırsın git gide. Belirsizliğin yakıştığı bir sevgi, seninki. Derinlerden gelen cılız bir piyano sesi, bir kapı gıcırtısı.. Evreni yorgan çekip üzerime, kendi haline bırakıyorum yıldızları; yorgunum artık kağıt üzerine yağmalara, yaratmalara.. Korkutucu olabiliyor bu talan altında, yaratmalar.. Ucube, şekilsiz, milyon şiir; kalsanıza içimde.. Ölmeden önce çarptırıldığım yaşam cezası, ölümün bir anne gibi emzirdiği göğüslerinin bir yukarı bir aşağı iniş-çıkışları, hiçbir lahzasını kaçırmadan izleme telaşı, adaşı hayat.. Yanıma gelip alnımı okşamalarında, uyuyor-muş gibi yapmalarım; öpmelerinde tepkisizliğim, dudaklarım buz.. Yaklaşıyor olmalı, ayakbileklerime dek çekildi kanım; gel-gitler sahfasındayım. Ayaklarım buz, ölüm ışık, ölüm git, ölüm gel.. Sonsuz gibi görünen bir yaşama zamanının bitiş çizgisi, ama ışık ölüm; bu sadece ruhumun karartma oyunları, ama ışık ölüm, bitiş çizgisi ufkun altında sadece, upuzun, incecik, simsiyah.. Göğün, toprakla öpüştüğü, kararma noktası.. Geliyorum..

Kürtaj yaptırdığım hayallerime yaklaşıyorum yol üzerinde, herbiri beni bekliyor. Doğmalarına ramak kala, canımı yakıyor boşverişler, oysa yoklar; onlarsa yoklar, yaşamadılar.. Ama öylesine kanlı, canlılar.Sahipsiz kalmalarını istemediğimdendir, kaldılar, doğmadılar; sahipsiz kalmışlar.. 

Nasıl üzgünüm bilsen..

Yanımdan geçtiklerini hissettiğim yüzleri olmayan gölgeler, bazıları çok kollu devler, bazıları ağaçlar, bazıları yengeç.. Toprağın alnında, güneşin vurup çıldırttığı, yeni patlamış mantarların kokuları; çimenlerin içinde neşeyle dolaşan solucanlar, baskın bir yenilenmişlik havası.. Geçtiğim heryer bir anda siyah-beyaz. Ardımdan gelmiyor sen-li, siz-li, ben-li herhangi bir şey. Yürüdükçe çöküyor yol – durduğumda – ardıma baktığımda yenileniyor tüm doğa, renkleniyor telaşla. Ağaçlar, solucanlar, yengeçler, yüzler; sadece gölgesizler.. Tüm olasılıkların dışında, yargısız ve köşeleri yuvarlak zamanlarla, ufka doğru yürüyorum, ardım sıra yıkıla yıkıla. ..ve ölüyorum, içten içe.

- Seni tanıyor muyum ?
- Tanımak istemiştin, bir zamanlar.

Havuz vardı, birkaç şezlong sonra, kum sonra; gemi vardı havuzda, devasa.. Ellerini çırptığında büyük bir dalga aparırdı yüzeyden, yıkardı bizi ruhlarımıza dek. Ellerini çırptığında, kirlenmiş olduğunu anlardı tanrı; ve izin verirdi ruhlarımızın yıkanmasına. Oysa nasılda “ben” leşirdi herşey kısacık an içinde, tüm fiil köklerinin sonunda nasıl sırıtırdı iyelik ekleri. Kendinden geçerdi tüm sahiplenmeler, sonu olmayan bir zirveye doğru tırmanırdı yabanıllığı insanın. Tanrının tanrısallığıydı aslında bu izin vermeler. İnsanın kafası almazdı, almasıda ne derece gerekliydi, umursanmazdı. Orta ölçekli bir havuz, büyük ölçekli bir dalga yaratsa bile, önemli olan sadece sonuç olmalıydı; bu yetersizliğin ironisinde. Sonra alkışlarlardı, çevreye göre davranılması sıkı sıkı tembih edilmiş çevreleri tarafından. Doyurucu bir hissiyat olabilirdi, ama boştu dışkısı, yoktu posası. Hislerin sindirildiği her nokta önceden tasarlanmış bir “ol” bilinci içinde ağır ağır oluşurdu. İnsan sanrılarının esiri, insan kayboluşun eseri; insan tanrının umudu oluverirdi, aniden; ya da öyle sanardı zirveye yaklaşan..

Düşsel...

HERMES, HERMES DÜZENİ VE HERMETİK DÜŞÜNCE ÜZERİNE



            Hermes adı karşımıza pek çok kez çıkar ama kim olduğunu irdelemeyiz.  Felsefe, sanat, bilim, din gibi alanlarda kaşımıza çıkan Hermes genel bir kanaat ile Greko-Latin bir çağrışım uyandırır bizlerde ki öyledir de. Diyakronik ve senkronik tarihsel sahaları incelediğimizde ise benzer müşterek motifler ile karşımıza çıkar. Örneğin; İslam İdris olarak, İbrani dini Uhnuh, Zerdüşt Huşeng ile özdeşleştirmektedir. Tarihsel metinlerde, dinsel öğretilerde ve anlatıla gelen rivayi  bilgilerde farklılıklar olsa da Hermes adının bütün kültürlerde ortak özellikler barındırdığını görürüz. Bütün kültür ve dinlerde kendisiyle özdeşleşen isimler mutlaka bilge bir kişiliğe sahiptir, yaşanan bir tufanın öncesi yada sonrasıyla anılır ve mutlak dinsel açıdan yüce bir mertebeye ulaştığı varsayılır.

            Bütün efsanevi rivayetler, ruhani ve mesnevi dinler ve elbette mitoloji Hermes’i felsefi bir bilge olarak nitelendirirken Plato ondan birkaç kez Theuth adıyla yazının, matematiğin, cebir ve geometrinin yaratıcısı olarak bahseder ki eski mısırda Thoth öğretmen anlamına gelmekte ve Mısır tanrılarından birini tasvir etmektedir.

            Hermetik Düşünce ve Hermes düzenine ait en somut başlangıç tarihi M.Ö 2000 yıllarına dayanmaktadır. Nil bölgesinde fonetik alfabeler ve hiyeroglif yazının ortaya çıkmasıyla birlikte iktidar sahipleri daha fazla güçlenir ve yeni teknikler geliştirir. Bilinen ilk Hermetikler olduğuna inanılan Djhowtey  ve eşi Sesheti Hermetik sihrin ilk örneklerini yaratırlar Sonraki yıllarda Djhowtey Thot olarak yani yazıların ve büyücülerin öğretmeni kabul edilir. Eski Yunan alimleriyse onu kendi tanrıları olan Hermes ile bir tutarlar. Böylece Thot Kültü adı verilen Hermes düzeni ortaya çıkar.

            Zamanla tüm Akdeniz ülkelerine yayılan bu düşünce ve sihir Pisagor, Sokrat, Plato ve Süleyman gibi isimlerle daha da zenginleşir ki bilinen ilk Hermetik eser Kral Süleymanın inşa ettirdiği tapınaktır. Büyük İskender’in fetihleriyle oldukça yayılan ve gelişen Hermetik düşünce Helenistik dönemle birlikte Hermes ideolojisi olarak inanç, düşünce akımı ve gelenek halini alır. Her türlü etkileşime ve gelişime açık olan kült Kabala ve Yahudi toplumlarından ve Roma imparatorluğunun müdahalelerinden de etkilenir ve bu kez Merkür ismiyle karşımıza çıkar.

            Roma’nın baskıcı ve yasakçı tavrıyla Hermetik düşünce gelişen Hıristiyanlığa ters düştüğü gerekçesiyle yasaklasa da birçok Hermetik tarafından Kült Hıristiyanlığı Hermetik Düşüncenin merkezine yerleştirir.

            Bir aydınlama dönemi olarak çok uzun bir tarih çizgisine yayılan Hermes Düzeni ve Hermetik Düşünce M.S 415 yılında yaşanan trajik ölümlerle yada katliamlarla son ışığını da İskenderiye’de söndürür.  İskenderiye Kütüphanesi'nin bağnaz Hıristiyanlar tarafından yakılması, güzelliğiyle olduğu kadar zarafetiyle de ünlü bir Hermetik olan kütüphaneci, filozof ve matematikçi İskenderiyeli Theon’un kızı, İsodoros’un öğrencisi Hypatia’nın çıkan yangında ölümü var olan çekişmeyi savaşa dönüştürür. Hermetikler çökmekte olan
karanlık orta çağda dünyanın birçok köşesine gizlenip gözlerden kaybolur. Sihir uygulamalarını devam ettirseler de, kültün geçmişi, öğretileri ve eserleri geçen zaman içinde unutulmaya ve yok olmaya başlar.

            Ana hatlarıyla Eski Mısır, Yunan ve Helen inanışları, Yahudi gizemciliği, gnostisizm ve Arap simyasıyla karışmış Felsefe, Astronomi, Astroloji, Tıp gibi birçok bilmi içine alan bu zengin geleneğin, sihirle başladığı uzun yolculukta aslında neyin peşinde olduğunu bir sonraki yazıma saklıyorum.

“İnsan nefsi bir evdir. Ona eğer tanrı yerleşmediyse şeytan yerleşir.”



Hakan POLAT

Kaynaklar : İlker Bozdemir – Kayıp Dünya
                   Mahmud Erol Kılıç -  Hermesler Hermesi
                   www.renaissanceastrology.com





Sana Dün Bir Tepeden Baktım Aziz İstanbul


        İki üstat aynı noktada ancak bu kadar güzel buluşabilirdi. Değerli şairimiz Yahya Kemal Beyatlı sözleri ve besteleriyle duygularımıza yıllardır tercüman olan Münir Nurettin Selçuk. Ve zor koşullarda edindiğim arşivimden başka hiçbir yerde bulamayacağınız bir başka İstanbul.

Keyfiniz daim olsun. Hakan Polat.

Bir Başka Tepeden
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görülür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.


Yedikule

Ayasofya

Bahçekapı

Bebek

İstiklal Caddesi Bon Marche Mağazası - Beyoğlu

Otel Kroekker - Beyoğlu

Beyoğlu Otel Tokatlıyan.

Bulgar Hastanesi

Dolmabahçe

Galata Köprüsü

Galatasaray Lisesi

Kurbağalıdere Kadıköy

Beykoz Kağıt Fabrikası

Mısır Çarşısı

Silivri Kapı

Tersane




Kaplumbağa Terbiyecisi.

        Hatırlar mısınız bilmem? Birleşmiş Milletler Bilim, Eğitim ve Kültür Teşkilatı yani UNESCO 2010 yılını Osman Hamdi Bey yılı ilan etmiş ve hatta bununla ilgili de bir panel düzenlemişti.  Osman Hamdi Bey ülkemizi  resim, arkeoloji ve müzecilikle tanıştıran ilk isimlerden biridir. Yine aynı şekilde ailesi de Türk kültür hayatının modernleşmesinde öncü olmuşlardır.


        İslam tarihinde biliriz ki insan tasviri çizmek yasaklanmıştır.Ancak Osmanlı, dini sanattan ayırmış ve gerek minyatürlerde, gerekse resimlerde insan tasvirini kullanmıştır. Osmanlı İslam geleneklerini farklılaştırarak, radikal Vahabi türünden sert bir İslam olgusundan ayrışmıştır. Buna rağmen; Şeker Ahmet Paşa gibi değerli isimler insan tasvirini yapmaktan geri durmuş, suya sabuna dokunmamış, Osman Hamdi ise resimlerinde bu figürleri kullanmaktan çekinmemiş hatta betimlemelerinde kadını dahi kullanmıştır. Resimde anatomi en önemli ögelerden biridir. İyi bir resim için bir nesnenin yada canlının anatomik yapısını bilmek esastır. İnsan vücudu da figür çizimlerinde temeldir ve bu temel "nü" çizimlerden geçer ve bu anlamda gerek Osman Hamdi Bey ve gerekse Son Halife Abdülmecid çalışmaları arasına "nü" resimleri eklemekten kendilerini alamamışlardır.

        Bu küçük hatırlatmadan sonra gelelim Osman Hamdi Bey'in en çok bilinen eserleri arasında olan "Kaplumbağa Terbiyecisi" adlı tablo hakkında yanlış bilinen bilgiye.  Bu tablo; yap-bozlardan  defter kaplıkları na kadar o kadar bilindik bir hal almıştır ki diğer tablolarından farksız olasa da Osman Hamdi Bey'i bile gölgede bırakan bir eser haline gelmiş, resmin adı ressamın önüne geçmiştir. Osman Hamdi bey be resmi bir japon gravüründen esinlenerek yapmış ve 1906 yılında Paris'te bir sergide gösterime sunmuştu ancak adını yanlış bildiğimiz bu tablo için o sergide kullanılan gerçek isim "Kaplumbağalı Adam" dır. Osman Hamdi Bey "terbiye" kelimesini asla kullanmamıştır. Çünkü; kültürümüzde kaplumbağa terbiyesi gibi bir olgu yada meslek yoktu. Tabloyu bu denli değeli kılan tek şeyse fiyatı. Erol Simavi tarafından 100 bin Dolara alınan tablo halen Simavi ailesinde olmakla beraber 2009 yılında 6 milyon Dolar olarak belirlenen değerinin bu gün 20 milyon doları bulduğu belirtiliyor.

Yorumsuz küçük bir Not : Osman Hamdi bu resimden 222 X 122 cm (1906) ve 136 X 87 cm (1907) ölçülerinde iki tane yapmıştır. Birbirlerinden farklı boyutlarda, aynı isimde farklı görünümde iki tablo... 

Yıl : 1907 136 cm x 87 cm                                                 Yıl : 1906 222 cm x 122 cm



 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger