Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

UNUTMAK YOK




















UNUTMAK YOK

Nerelerdeydin diye sorarsan
"Hep eskisi gibi", diyeceğim.
Toprağı örten taşlardan söz edeceğim,
sürdükçe kendini harcayan ırmaktan;
ben yalnız kuşların yitirdiklerini bilirim,
gerilerde kalan denizi bilirim, bir de ağlayan
ablamı.
Neden ayrı adlarla anılıyor ülkeler, neden
günler
yeni günleri izliyor? Neden koyu bir gece
birikiyor ağızda? Neden ölüler?
Nereden geliyorsun diye sorarsan bölük pörçük
kelimelerle konuşmak zorundayım,
ağzı zehir gibi yakan araçlarla,
çoğu çürümeye yüz tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım yüreğimle.

Andaç değil yanımızda götürdüklerimiz
unutuşta uyuklayan sarımsı kumru değil,
yaşlarla kaplı yüzler,
boğazımıza yapışan eller
ve yapraklardan sıyrılan şey:
aşınmış bir günün karanlığı
acıyı kanımızda tatmış bir günün.

İşte menekşeler, işte kırlangıçlar
bize sevinç veren ne varsa,
geçici ve küçük duyarlıkların
yan yana göründüğü süslü kartpostallarda.

Ama bu sınırın ötesine geçmeliyim,
dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu,
ne karşılık vereceğimi bilemem:

öyle çok ki ölüler,
ve öyle çok ki al güneşle yarılmış hendekler,
ve öyle çok ki gemilere vuran miğferler,
ve öyle çok ki öpüşlerle kilitli eller,
ve öyle çok ki unutmak istediklerim.


Pablo NERUDA

"Yanık Ömer" i hiç böyle dinlemedik.

Safiye Ayla ve Atatürk adları bir arada anılınca ilk akla gelen, Ata'nın ünlü sanatçıya şarkılarını perde arkasında icra ettirdiği söylentisidir. Haris bir ses sanatçısı tarafından uydurulmuş, gerçekle en ufak bağlantısı bulunmayan bu iftiranın detayına sonra girmek üzere bir kenara bırakalım.

Büyük Atatürk'le Safiye Ayla' yı konu alan hikayelerden biri var ki diğerlerinden ayırıyor ve tarih sayfalarında işlenen ana hikayeye dönüşüyor. Atatürk, Safiye Ayla' nın sesinden "Yanık Ömer" şarkısını ilk dinlediğinde büyük bir hayranlıkla tekrar tekrar okumasını rica etmiş, o da okumuştu.  Sonra Atatürk, Safiye Ayla'ya bu şarkının Batı Müziği tarzında çok sesli düzenlenmesinin güzel olacağını söylemişti. Ayla bu ricayı ancak Ata'nın doğumunun 100. yılında gerçekleştirebildi.

Sadettin Kaynak'ın Kurtuluş Savaşı'nı konu alan "Yanık Ömer" adlı bestesi Safiye Ayla için artık özel bir öneme sahipti. Ata'nın bir anlamda vasiyeti kabul ettiği ricayı gerçekleştirebilmek için Muammer Sun'a orkestrasyonunu hazırlatıp masraflarını                       cebinden karşıladı. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde çok sesli seslendirerek bant kaydını gerçekleştirme saadetini yaşadı . Ama Safiye Ayla, bugün tek kaydı bulunan bu çalışmayı plak olarak bastıramadığı gibi  radyo ve televizyonlarda dahi okuyarak halka sunamadı. Ancak sanatçının bu çabası dönemin askeri darbeyle işbaşına gelen cumhurbaşkanının kadir bilmezliğinin gölgesinde kaldı Oysa Safiye Ayla'nın Atatürk'ten gördüğü ilgi, sonrasında Celal Bayar, İsmet İnönü gibi diğer devlet büyükleriyle de devam etmişti. Cumhurbaşkanları arasında  bir tek Kenan Evren, Atatürk'ün doğumunun 100. yılında çağdışı bazı sanatçılara ödül verdiği halde kendisini görmezden gelip, çok arzu ettiği bu onurdan onu mahrum bıraktı.

İşte o bilinmeyen ve tek örneği Sermet Erkin'de bulunan eser.

video

Duvarı Aşamıyorsan Bir Kapı Aç !

DUVARI AŞAMIYORSAN BİR KAPI AÇ
Genç Macar Sanatçı Arpad Sebesy, multimilyoner Elmer Kelen'in portresini yapmak için görevlendirilmişti. Görev özellikle zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, Sebesy portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı. Kısıtlamalara rağmen, Sebesy portrenin Kelen'e yeterince benzediği görüşündeydi. Ancak, Kelen aynı fikirde değildi. Kibirli milyoner, resmin kendisine benzemediğini öne sürerek portrenin parasını ödemeyi reddetti.

Genç ressam resmini yapabilmek için saatlerce titizlikle çalışmıştı ve birdenbire bunu gösterecek hiç bir şeyi olmadığını fark etti. Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu:

-Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi belirten bir mektup yazabilir misiniz?

Kelen bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisi'nde sergi açtı. Kelen in telefonu çalmaya başladı. Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teşhir edildiğini gördü.

Mağrur milyoner resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen, resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti. Bunun üzerine müdür Kelen'in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı mektubunu çıkardı.

Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı. Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, aynı zamanda güçlüğü karlı bir alışverişe dönüşmüştü. Çünkü milyoner resmi almaya kalktığında fiyatının eskisinden on kat daha fazla olduğunu görmüştü.

Charles C. Lever in aynı adlı kitabından...

Mutluluğunuzu izlerin, duvar gibi görünen şeyler kapıya dönüşecektir. (Joseph Campbell)

Çizgili Yıllarımdan Bir Resim.

Tanrının Dili



                    


        Zaman daha icat edilmeden önce başladı bu çalkantılı dedikodu ve o günlerde insanların ağızları vardı belki ama dilleri yoktu... Garip homurtulu sesler, hayvansı koklaşmalar. İnsansı dürtülerimiz vardı elbet ancak o heybetli cüsseye sığacak ruh yoktu. Emekliyorduk, üşüyor, örtünüyorduk ve sanki bir şimşek çakmış gibi düşünmeyi öğrendik, ayağa kalktık.  Alet yapmayı, kullanmayı öğrendik ve daha konuşmadan savaşmayı. Öldük, öldürüldük, öldürdük. Zaman geçtikçe dokunmayı, hissetmeyi, hissetikçe anlamayı. Zaten hayvanlar gibi sevişmesini biliyorduk fakat gün geldi utanmayı öğrendik. Derken olan oldu ve biri "agu" dedi, zor da olsa konuşmayı öğrendik.


        Ateşi icat ettik, bizi aydınlatan ışığı farkettik ama ondan korktuk ateşe taptık. Düşündük, sorguladık içinden çıkamadık, bir inancımız olmalı dedik ve Tanrıları yarattık. Kendi yarattığımız Tanrılardan korkup; başkalaşabilen Tanrıları yarattık.

        Tanrı bizden korktu din'i yarattı. Doğru ya; insandan kim korkmaz. Bütün dinler, aşağı yukarı benzeri amaçlarla; evrensel ve özellikle göksel dinlerde düşüş ve kurtuluş problemi büyük bir yer tutar. Bizler her daim Tanrısal çevre ile bir köprü kurmak istedik. Dinleri kendi aralarında ya bağımsız ve ilişkisiz olarak yan yana yaşar olduk; yada bunlardan hiçbirini ötekine yeğlemeyerek ateist olduk. Sayısız dinimiz oldu herbiri farklı dillerde, inandık ancak hiç anlamadık, anlatılanlara inanmak zorunda bırakıldık.

         "Tanrının dili varmı?" diye hiç düşünmedik. Devlet, cemaat, toplum, millet, ümmet olma idealleriyle Tanrı fikrinin yerine ikame olacak arayışlara girdik. Kimimiz Marksizmi ikame bir din gibi gördü, kimimiz Ksenophanes gibi insan biçimli çoktanrıcılık anlayışına karşı çıktı. 

          Bırakın Tanrı aşkına bu kaotik bilmeceyi, Dini ve Tanrıyı; sosyoloji çerçevesinde incelemeyi yada ekonomik, politik, kültürel ve cemaati kurul ve kuruluşlarla çerçevelemeyi. Tanrının dili var ve o sizi görüyor, duyuyor anlıyor. Sizlerde anlayın istiyor. Sevgice konuşuyor, sevgice duyuyor, sevgiyle...

        Tanrının dilini konuşmanız dileklerimle...
                                                                                                               Hakan POLAT
                                                                                                               07/Aralık/2010



Hayatın içine atılan sahici martavallar

        "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde" gibi deyişlerle büyütüldük. Develerin tellal, pirelerin berber  olduğu günler bir çırpıda geçiverdi. Zamanın nasıl aktığının hesabını tuttunuz mu hiç? Kaç yıl, kaç ay, kaç hafta... Yaşam kuyunuzu nelerle doldurdunuz? İçine taş atıp ses gelecek mi diye beklediniz mi yoksa? Denediniz mi hiç o kuyunun dibine dalmayı? Hadi dalın içine, korkmayın orada kendinizi göreceksiniz ve o kuyunun içine attığınız sahici sandığınız martavalları.
        Yıldızlara bakarken düşündünüz mü hiç o ışıkların aslında içinde yaşadığınız kuyunun yükseklerdeki çıkış noktaları olduğunu ve her ışık hüzmesinin sizin geçekliğinize açılan bir kapı olabileceğini? Çoğumuz yapmayız bunu, cesaretimiz de yoktur zaten; çünkü o kuyu bizim gerçek dünyamızdır, yıldızlarsa ütopik hayallerimiz.

         Gerçekliğimize açılan kapıyı zorlamayız çoğunca açabilmek için, korkar dururuz yersizce. Perdeler üzerine perde çekeriz, endişe ederiz o gerçeklik kapısından sızacak ışıktan. Asla düşünmeyiz siyaha beyazın, karanlığa aydınlığın anlam verdiğini ve bizim yıllarca sahici sandığımız o martavalların dışında sevgi dolu bir gerçeğin olduğunu.

Bir sonraki martavalda görüşmek üzere sevgiyle, dostça ve hoşça kalın.
 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger