Copyright © Hakan Polat (HKNPLT)
Çeşitli Martavallar

Herkes kendi şeyine sahip çıksın...!

    40 lı yaşların son demlerini yaşadığım şu günlerde bile hala romantik olur mu insan? Şüphesiz bu -tik ve -lik durumlarına sanırım birazda melankolik hallerimi de eklemek mümkün. 

          -Biraz mı?

    Şaka gibi ancak hala başladığım noktadayım adeta.

    Dün gibi aklımda hala ergen yıllarım. Saman alevi gibi biranda yok oluveren yaz aşkları. Zırt pırt birine tutul sonra git terminale uğurla, sonra tekrar gelmesini bekle. Elinde Scorpions şarkılarından hazırladığın bir kaset vardır yada dönemin muhtelif duygusal müzikleri. Geçip gitse de bir hatırası kalsın dersin. Açıkça ifade etmek gerekirse; hayattan çokta fazla şeyler beklemediğin bir dönemin rutinlerinden başka bir şey değildir yaşadığın. Ye, iç, gez, toz... Traji komik bir istikrar söz konusu yani.

    Yaş ilerledikçe sadece zaman ve mekan değişiyor aslında. Yani demem o ki; discolar, barlar yerini meyhane ve restaurantlara bırakıyorsa, içinde herşey yer değiştiriyor. Çılgınca dans edip, hoplayıp zıpladığın günler geride kalıyor ve bazen çakır oluyorsun, eh müzikte iyi ise ya kadehe yada tabağa çatalını vurarak ritm tutuyorsun. Ta ki beklenmedik bir şey yaşayana kadar. Doğru karar verirsen çatalını vurdukların değişiyor, yok hata yaparsan kafan duvarda ritm tutyor anasını satayım.  Ve ve ve romantik, melankolik derken elinde votka, rakı ve yahut bir şarap, bakmışsın alkolik. Hiç umursamadığın "el alem" in ağzına düşmüş, dedikodulu bir meze oluveriyorsun.

          -"Çokta fi-fi" günlerin de geride kaldı, ne yapacaksın şimdi?

     Evet evet tek çözüm boncuk boncuk terlemiş şişenin etiketini tırnaklarınla kazımaktan başka bir şey değil. Şimdi unuttuğun sessizliğin ile tekrar başbaşa kaldığın andır ve o ilk anda her şeyin yolunda olduğunu sanırsın. Lanet olası durum git gide özelleşir, özelleşir durur ve aniden özeleştiri oluverir de yolunda olmayan bir durum olduğunun farkına varırsın.

    Pehh... Ne garip bir histir bu be. Daha ben kendi şeyimin bile ne olduğunu anlayamamışken, ne kadar çok şey var bu yaşamda böyle ama bildiğim bir şey varsa o da;  her bedenin, kendi ruhunun çöp bidonu olduğu. Kaderimizi anlayabilme kapasitemizin farkında olamıyoruz. Onca boktan şey arasında sahip olduğumuz tek özel şeyin farkına varamadığımızdan belkide.

          -O özel şey ne mi?
   
     Bana ne kardeşim onu da kendiniz bulun. Herkes kendi şeyine sahip çıksın.

Hakan POLAT


Duygularım Beynimi Hamile Bırakıyor.

    Kısa bir yürüyüşe çıkayım istedim ve koyuldum yola, baktım ki kendi özüme doğru bir yol tutmuşum farkında olmaksızın.  Muamma kargaşaları içinde geçmişimden günüme açılan bir delikten derinliklere dalar gibi yolumu arıyorum. Nedenler, nasıllar derken iliklerime kadar indiğimi görüyorum ki; tutunabildiğim sadece ve sadece kaderime düğümlenmiş iplere asılmışlığımdan başka birşey de değil üstelik. Zihnimde çınlayan sesler, yaşama ve sevgiye dair attığım düşünsel turlar.... Galiba kendimi yeniden keşfediyorum....

    Sızan, uzak bir ışık var  penceremden içeri ayrıntılarını zorlukla yakalayabildiğim. Neşesini, kırılgan suskunluklarını tanıdığım; izdüşümsel gölgelerinde içimi okşamayı hala başaran kadifemsi bir dokunuşmuşcasına hissettiğim bir okşama gibi düşüyor çıplak omuzlarıma hüzmeleri birer birer. Ilık bir esinti avuçluyor yüzümü; tanıdığım, bildiğim kokular salıyor içime, nefesine doyamadığım bir sevgiliymişcesine. Kulağıma hatıralar fısıldıyor. Biraz şaşkın, biraz ürkek fakat hayranlık içerisinde kendimi bırakıyorum estikçe. İçimde unutulmaz hazlar bırakmayı başarabilen, beni benden alıp götüren bir öpüşme seremonisi sarıyor diken diken olmuş bedenimin tüylerini.  Çok heyecanlıyım çok....

    Bayramlıklarını başucuna alıp yatmış bir çocuğun mutluluğunu kendime hediye etmiş gibiyim  çıktığım bu yürüyüşte ve sıkıcı gevezeliklerimi dahi görmezden geliyorum. Öyle kaptırmışım ki gözlerim kapalı izlerken kendimi; küçük jestleriyle bir şeytan dürtüsü kur yapıyor, çocuksu muzipliklerim geliyor aklıma yapıp yapıpta sonrasında arkamı dönüp, ellerimi cebime koyup, büzülmüş dudaklarımla kaçar adım ıslık çaldığım günlerdeki gibi adeta. Bir yerde oturup soluklanıyorum hayatımın bu enteresan karşılaşmasıyla. Birlikte sessiz düşünüyor, sessiz paylaşıyoruz beni ben yapan, iz bırakmış detayları. Birbirimize sorular soruyor, cevaplar veriyoruz sırayla ama eminde sonunda her ikimizinde çok sevdiğinden midir nedir sessizliğimiz en anlamlı cevabımız oluyor.

    İlerledikçe bir deniz kıyısına varıyor; o güzelim yosun kokusunu içime çekerek seyre dalarken engin suların ufuğunu, gün batımını kovalayan martılar buruyor biraz içimi. Bahsetmiş miydim bilmem çok severim martıları. Neyse; o konu da ayrı bir hikaye. Ayaklanıp devam ediyorum. Biraz ilerlediğimde; yıkıldı yıkılacak salaş bir asma çardağının arkasına gizlenmiş meyhanede buluyorum kendimi. Havadar bir köşesinde çöküveriyorum iskemleye, masama iki kadeh alarak deminde seyrüsefer eylerken ben; içli bir vihavend tanbur taksimi süzülüyor gözlerimden, acılarım doluya tutulmuş bir Arap Lalesi gibi dökülüveriyor göz çanağımdan kadehimin dibine. Farkediyorum ki duygularım beynimi hamile bırakıyor.

En değer verdiğiniz şeyler düşündüğünüzden bile daha yakındır...

Hakan Polat.



Gözyaşı Küveti

   


    Yazmak, öğretmek ve öğrenmek…..  Anlamaya çalıştığınızda bu güne değin yaptığınız tüm şeyler arasında en zor ve kendinizle inanılmaz bir savaş içerisinde olacağınız değerler. Kendinizi bu anlamda sorgulamadınız bile değil mi? Irk, renk, dil ve din uğruna verilen mücadeleler hakkında kaçınız kafanızı yordu? Tanrı sizden ne istedi, siz ne yaptınız?

    Hepimizin bu toplumda birer birey olarak sorumluluklarımız var kimimiz anne ve baba olarak, kimimiz çocuk ve kimimiz sosyal öğretiler üzerine sorumluluk sahibi birer görevli ve kimimiz ne haltsa o işte. İşin özü hepimiz öyle yada böyle aç insanlarız, açlığımız insanlığa ve eğitime.  Göremediğimiz, anlayamadığımız, anlam yükleyemediğimiz yada bunu arzulamadığımız çok şey var gözümüzü kapadığımız, körlüğümüz ne o zaman.?

    Yerküre üzerinde binlerce yıldır savaşlar var ve bunun hakkında her birimizin aklı doğrultusunda ufakta olsa bir fikri, fikrinden kaynaklı endişesi, endişesinden doğan korkusu, korkusundan kaynaklanan vurdum duymazlığı ve belki de bunun adı cesaretsizlik. Hesap edilemeyen tüm bu değerlerin ortak adı ise cehalet.

    Hangi dil, ırk ve dinden olursanız olun hepiniz Tanrıya sığındınız ve ibadet geleneklerinizi bir çıkış olarak varsaydınız öyle değil mi? Peki; ilk yazılı dinlerden bu yana hanginiz size kolay gelen bu ibadetin ötesine çıktınız, hanginiz anlamaya çalıştı?

    Yaşadığımız toplumlar bizlere farklı sorumluluklar yüklemekte ve çok büyük bir kısmımız vakti geldiğinde bir ebeveyn oluyoruz, fakat ondan öte bir insanız. Peki bizi insan yapan sadece konuşuyor olmamız mı? İnsan konuşmayı anlamaya çalışarak öğrendi çünkü düşünmeye eğilimi olanlardık biz.

    Çok savaşlar yaptık, çok kanlar döküp, çok kurbanlar verdik ama ilkel atalarımızın yaptığı gibi anlamaya hiç çalışmadık ancak hala ilk ilkel atalarımız gibi gözyaşlarımız var. Siz ağlamayı bilen insanlar; bir damla göz yaşının, göz altınızdaki tene ne kadar acı verdiğini bilirsiniz ve bırakın kan içinde yüzmeyi, din ve ayet adı altında biat etmeye zorlandığınız bir küvet dolusu göz yaşında yüzmeye cesareti olan kaç kişi var aranızda?

    Her haliyle ne kadar gerçek olsa bile yaşadığınız yalanlar; hayatınızdaki hiç bir şey, kalbinize yakın hissettiğiniz sevgi kadar gerçek değildir.

HKNPLT.... 12/Ocak/2016

Unutursam Fısılda

    Hep bir şeylere inanır, inandırılırız dün, bügün ve yarın arasında kürek çekip dururuz, umut ederiz, hayal ederiz lakin kendimize bile itiraf edemeyiz. İçimizde bir ses; aşkın ve öfkenin, başka bir ses ise mutluluğun ve kederin düetini seslendirir durur. “Destansı hikayelere hep hayran kalmışımdır, muhtemelen yaşamamış ve yaşayamayacak oluşumdan olsa gerek.” deriz.  Oysa kim istemez inandığı ve hayal ettiği değerin peşinden koşmayı, hayatı boyunca unutamayacağı kendi destanını yazmayı. Cesaret, cesaret daha fazla cesaret ve o cesareti besleyen esarete düşmemiş bir yürek…  Kendi dört duvarına hapsolmuş bir ruh dışarıdaki ışıktan habersiz kalıyor ister istemez, hal böyle olunca da kendi ışığıyla bir yere kadar aydınlanıyor ruh.

    Oysa tüm renklerini çizebiliriz hayatın, renklere anlam katan o aydınlık ışığın huzmelerini yansıtabiliriz bir tuale yada ne bileyim hiç bitmemesiye bir dizi senaryosu yazabiliriz doludizgin akıp giden. Bir beste yapabiliriz doğanın tüm seslenin senfonisini bir pınardan ruhlara doldururcasına. Hayatı kolaylaştıran, iz bırakan icatlarda yapabiliriz üstelik. Varlığından şikayet ettiğimiz ve dönüşümünden korktuğumuz, üstüne üstüne yıkılan bir kalabalıkta kendini bulacağını hangimiz düşünebildi ki.

    Hadi buyur el alem ne der şimdi.

    Böyle de bir söz var işte içimize içimeze işlenen, işletilen. Sahi el alem kim ya! Kimin umurunda yada kimi ilgilendirir? Üç beş kıraate seni meze etmekten başka neye yarar bu çoğul gereksiz varlıklar sürüsü? Kendi ahkamlarına kendilerinin bile inanmadan şişirip patlattıkları boş nefesleri tüketen kocaman bir balon…

     Çocukları neden seviyorum biliyor musunuz? Yalansız, yalın bir ruha sahipler çünkü. Mızıkçılıkları var ama bizler gibi kaprisleri yok şimdilerde buna trip mi deniyordu yoksa. Doğaldır çocuklar; düşleri rengarenktir, eğlencelidirler ve insanoğlunun en şakacı, en şımarık, en sevimli ama en saf dönemindedir çocuklar. Hepimiz özleriz çocukluğumuzu fakat aslında özlediğimiz; hiç kimsenin sorgulamadığı ve el alemi kafasına takmadan, hayallerini oyunlarına malzeme eden ve o hayatı kocaman bir dünya yapmayı başaran küçücük insanı özleriz. Hayvanları neden seviyorum biliyor musunuz? Çünkü en vahşi hayvan bile çocuktaki o saflığı görür.


     Var mısınız şimdi; her gün birbirimize hayallerinin peşinden koşan, unuttuğumuz çocukluğumuzu fısıldamaya?

Hakan Polat.







Gizemini Koruyan 10 Tarihsel Buluntu

Şaşırtıcı gizemlerle dolu Dünyamızda; izah etmeye bir ömrün bile yeterli olmadığı birkaç şeye göz atmaya ne dersiniz?

1- Moa Kuşu
Yeni Zelanda'da  7 milyon yıl önce yaşadığı bilinen ve 17. yüzyıldan itibaren, insanlar adaya ayak bastıktan sonra nesli tükenen bu devasa kuşa ait hiç bozulmamış bir ayak kalıntısı.







2-  Sacsayhuaman Tapınağı

Peru'nun Cusco şehri yakınlarındaki bu tapınağın duvarlarındaki her bir bloğun yüzeyindeki kusursuz işçilik bugün bile sırrını korumakta. İşte arasından su dahi sızmayan, incecik bir kağıt parçasının bile girmediği o mükemmel duvar.




3- Farklı zaman ve mekanlarda yaşamış kültürler arasındaki şaşırtıcı ve açıklaması zor benzerlik.







4- Taş Devri Tünelleri

Taş devri insanları tarafından yapılan, İskoçya'dan Türkiye'ye kadar uzanan yeraltı mağara ağının gizemi hala sırrını korumakta. İnsanlık buzul çağından günümüze bu sayede nesillerini aktarmış olabilir mi? Ne dersiniz?




5- Kosta Rika'nın devasa taş topları

Küre şeklinde yapılmış irili ufaklı bu topların bazılarının çapı 2,5 metreyi bulabiliyor. İşte karşınızda; çevresinde hiç taş ocağı'nın olmadığı, kimler tarafından ve ne için yapıldığı hala bir sır olan, volkanik taş parçalarının yontulması ile yapılmış gizemli taşlar.





6- Bağdat Pili

Mezopotamya bölgesinde yaşayanlara ait olduğu varsayılan ancak üzerinde net bir tarihlendirme yapılamayan ve icatlar tarihini altüst edecek nitelikteki bir gizem.





7- Voynich Yazması


Kitaba adını veren bir sahaf tarafından ortaya çıkartılan ve hatta kendisinin yaptığı bir sahtekarlık olduğu düşünülen, ancak tarihlemesi daha eskiye dayanan bu yazmanın benzersiz alfabetik sisteminin sırrı gerek dilbilimciler ve gerekse kriptologlar tarafından inceleniyor olsada hala çözülmüş değil. 




8- Antik Embriyo Diski 

Günümüz bilminin mikroskop altında inceleyebildiği, embriyo gelişiminin tasvir edildiği bu gizemli taş disk Kolombia topraklarında bulunmuş. Çözümlemesi bir muamma olan diskin prehistorik döneme ait olduğu varsayılsada tam bir tarihleme yapılamamaktadır. Üzerinde moleküler genetik bilmine ait bilgiler içeren taş disk hala sırrını saklamakta... 







9- Antikitera Mekanizması

İlk analog bilgisayar sistemi olarak adlandırabileceğimiz bu sistemin gökcisimlerinin konum tespiti için kullanıldığını biliyoruz ancak sistemin, zamanla konumları değişmesine rağmen gök cisimlerini nasıl bu kadar hassas ve kusursuz tespit ettiği hala sırrını koruyor.





10- Yonaguni Sualtı Şehiri

Bir dalış eğitmeni tarafından tesadüfen keşfedilen ve tarihlemesi Mısır piramitlerinden 10.000 yıl önceye dayanan bu sualtı şehirinin gizemi hala açıklanabilmiş değil.



Tek zeki canlı insan mı?

   İnsanın varolan tek zeki canlı olma sıfatını modern bilim yerle bir etmeye devam ediyor. Bilimin bize sunduğu veriler dahilinde beyni olan her canlının zeki ve bilinçli olduğunu biliyoruz. Bu nedenle hayvanların sadece içgüdüleri ile hareket ettiklerini söyleyemeyiz. Onlarında bizim gibi düşünüyor, analiz ediyorlar, algılıyorlar, kararlar alıyor olmasını görmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Bazı hayvanlar yine de davranışlarının büyük bir kısmını içgüdüsel olarak yapmakta. Ancak buna rağmen sabit davranış hareketlerini tekrar ediyor olsalar da pek çoğunun kayda değer zekası var hatta bazı insanlarda olmadığı kadar.

    Doğal yaşam alanlarını saygısızca tükettiğimiz her canlının bir varolma sebebi olduğunu ve bu dünyayı onlarla paylaştığımızı unutmayalım. Aşağıda izleyeceğiniz video bunu daha iyi açıklıyor olsa gerek.



Teori Nedir?

    Çok yaygın bir yanılgı, teorilerin “kanıtlandığında” kanun olacağı yönünde. Oysa “bilim”de böyle bir şey söz konusu değil. Eğitim sistemimizin bozukluğundan mıdır bilinmez, insanlarımız bilimsel bir gerçeğin ortaya çıkışının; tez > hipotez > teori ve nihayet kanun şeklinde olacağını düşünüyor.

    Malesef eğitim sistemimiz bu yanlış bilgiyi zihinlerimize kazıdı ve kazımaya devam ediyor.

    Teori, bir olguyu açıklama amacı güden ve kanıtlarla desteklenebilen açıklamalar bütünüdür. Bilim, teorileri ispatlama amacı gütmez ve bunun için çaba göstermez. Çünkü sağlam bir teori, zaten kanıtlar tarafından desteklenir ve gücü ölçüsünde yaygın kabul görür. O nedenle bilim, teoriler için “kanıt” toplar; açıklama gücüne bakar. Gerekirse yeni kanıtlarla destekler.

    Bir teorinin “terkedilmesi” için, hem onun açıklayabildiklerini, hem de açıklayamadıklarını “daha iyi” izah edebilen başka bir teorinin ortaya konulması gerekir. Örneğin; evrim teorisi “şunu şunu açıklıyor”, ama “bunları bunları açıklayamıyor” demek, o teoriyi geçersiz kılmaz. Aksine, teoriyi güçlendirmek için daha fazla çalışılması gerektiğini gösterir. Zaten bilim insanları da bunu yaparlar…

    Teoriler, “bazı şeyleri iyi açıklayamadığı için” çöpe atılmazlar. Teorilerin açıklayamadığı alanları aydınlığa kavuşturmak için teori geliştirilmeye ve teoriyle çelişmeyecek yeni ek teorilerle desteklenmeye çalışılır. Sonuçta ortaya çıkan teori, “iş görüyor” ise kullanılmaya devam edilir.

    Örneğin, Newton’un kütleçekim teorisi; yüzyıllar boyunca gökcisimleriyle ilgili hesaplarımızda kullanılmış, gayet başarılı bir teoridir. Fakat, Einstein’ın görelilik teorisi, Newton’un teorisinden çok daha ileridedir ve bambaşka bir bakış açısı getirir. Buna rağmen, Newton formülleri “daha pratik” olduğu için, çok hassas hesap gerektirmeyen alanlarda (mühendislik vs) kullanılmaya devam ediliyor. Yani Newton teorisi yanlış değil. Sadece Einstein’ınki daha doğru.

    Son bir örnek verelim:

    Gezegenler güneş çevresinde dönüyorlar. Hareketlerini nasıl hesaplayabiliriz? Tabi ki, Newton’un kütleçekim teorisi ile. Peki, bazı gezegenlerin, mesela Merkür’ün yörüngesini bununla hesapladığımızda yanlış çıkıyor, ne yapmalıyız? Elbette, Einstein’ın görelilik teorisini kullanmalıyız.

    Özetle, ne büyük patlama teorisi, ne atom teorisi, ne elektromanyetizma teorisi, ne sicim teorisi, ne de evrim teorisi aradan binlerce yıl geçse de “kanun” olmayacak. Yerlerine daha iyi teoriler geliştirilse bile, gerektiği sürece kullanılmaya devam edecek.

Zafer Emecan'dan alıntıdır. (http://www.kozmikanafor.com)

Olmalı mı, Olmamalı mı?

     Ne garip; bir çırpıda tüketilen hayatlar var bu dünyada yada ne bileyim zamanın karalama defterine dönüştürüverdiği, sıradanlaştırılmış ruhlar. Her gelenin attığı ısırıklar ve giderken koparıp götürdükleri. Süzen gözlerin, göz göz açtığı delikler. Bir zaman sonra çırılçıplak kaldığını sanıyorsun ıslak bedeninle. Canın yanıyor; tenindeki kesitler belirginleşmeye, ruhundakilerse kesiklerse içeri içeri işliyor gittikçe. Üşüyorsun; dudakların pembeliğini yitirip, şah tacı çiçeği gibi morarıyor...

     Her güne ayrı bir sayfa açıp sıyrılmak istiyorsun ama zaten seni tüketen şeyin istediği tam da bu ve farkına vardığında yalnızlığına sarılmaktan başka birşey elinden gelmeyecek kadar da mecalsizliğinin farkında oluveriyorsun. Birkaç tutam müziği küpe ederek kulaklarına, gecenin zifirinde semalardaki çakılı yıldızlara elini uzatıp çivilerinden söküp atasın geliyor, sıkılmış dişlerindeyse geceni yırtan bir çığlık. Yanaklarına düşen çiğ damlacıkları, titreyen dudaklarına kaymaya meyilli yine bu gece ve üstelik yanaklarındaki gamzeleri es geçerek. Çürüyen mutluluğun liğme liğme dökülüyor.

     Derken sabahın o ilk ışıkları patlamış bir cam gibi teninden içeri girip pencerelerine perdeler çektiğin yüreğine saplanıveriyor. Her parçada ayrı bir ışık hüzmesi... Her ışıkta anlıyorsun ki ruhun açlıktan zil çalıyor.  "Yeter lan" deyip; sevilesi, öpülesi bir kadın düşsün istiyorsun aklına artık.

Hakan Polat

Her şey sussun müzik konuşsun...


Çıkar yol başlangıçta zaten yoktu, insanlar hayatın içinde yaşadıkça buldu...

Worlds Away - Jesse Cook


Lonelines - Jesse Cook


El Ele...

     Sıradanlaştırılmış devrimci bir yalnızlığın dürtülebilir insansı kimsesizliğindeyim yine bu gece bir başıma ve sensiz. Öylesine ve alelade bir sıcaklık kaynağının yanında ısıtıyorum yokluğunu ki; ısındıkça önüme gelmekte ısrarla. İyi de bu durumu ben seçmedim ki… neden, neden, neden…. Seni düşünmenin bastırdığı ateş bir taraftan, mevsimin taşıdığı soğuk diğer taraftan uyarmakta bedenimi ve oysa ki ben; sevgi dolu yalnızlığımın sıcağında şarabımı yudumlayarak, sevişmek istiyorum seninle insansı bir eylem olmanın ötesinde bir sevgili olarak.

     Zihnim bir başkasıyla asla paylaşamayacağı öyle anlamlarla yüklü ki, Tanrısal bir tekillikle anlam yüklediğim uzaklığının verdiği yokluğun, zaman içinde ehemmiyetini kaybetmekte düşündükçe. Düşünsene; bu duygulara alışık olmadık bir toplumun iki ferdi olarak insansı erdemlerin, Tanrısal dürtülerle süslendiği bir yoldayız.  Aşk dolu, sevgi dolu ve anlam yüklü anlaşılamaz gibi görünse de ki üstelik kaçınılmaz bir yolculuğa hazırlanan seyyahlar gibi çekiliyoruz kendimize kendimize...  Bir başına çıkılası bir yolculuk da değil bu yani.

     Etrafına bir bak;  binbir türlü kandırmacalarla bezenmiş ucuz hovardalıklar göreceksin ve iyi bak, derin bak tüm bu sıradanlıkların yanı sıra var olmasının olanaksız olduğunu düşünmekte ısrarlı olduğun her şeyin dışında, albenisini yitirmemiş sevgiler de göreceksin, bunlar üzerine yazılmış güfteler de, besteler de göreceksin.


    Birlikteliğin doğasını anlamaya çalışmayan, birkaç dakikalık şehvet dolu anları bir mehveş’in dünyasına sığdıran gereksiz ve aptal insanların olduğu bu alemde izin ver mutluluğun resmini çizelim ve gösterelim gururla. Hayvansı dürtülerle bezenmiş, insansal sıcaklıklara duyulan özlemin kaybedilmiş yollarında, sapkın sapaklardan geçilerek gidilmek istenen bir duraktan bahsetmiyorum sana, faşistçe hırpalanmış bir yalnızlığın ardından yine faşistçe zorlanmış bir ilişki de istemiyorum, toplumumuzu asi bir çokluğun; abazanlaştırılmış meziyetlerine kurban ettiği gibi.  Bir Yunus, bir Balım yada ne bileyim Mecnun, Leyla yada adını sen söyle Ferhat, Şirin olmayız ve belki olmamalıyız da lakin ben seni adam gibi severim, sende kadın gibi sev ve insan gibi yaşayalım yalnızlığın soyut dünyasından kurtularak el ele...



Kitab-ı Münirimin Elif'i

Ey kurak topraklarımın bi-çun sahibi
Süzül de gel ruhsarıma mey-i şarab ol
Harap olan fuadımın tek leyl-i nuru
Gel de kitab-ı münirimin elif'i ol... HKNPLT

Bi-çun  : Eşsiz, yegane
Ruhsar : Yüz, yanak
Fuad : Gönül, Kalp
Leyl : Gece
Kitab-ı Münir : Nurlu Kitap

Peki ya sizce?

    İyi ve kötü üzerine yazılmış o kadar çok şey okudum, o kadar çok şey duydum ki, pek çoğu da berbat fikirler ve düşüncelerden ibaretti. Vicdan ve onurun, cehennem korkusunun polisliğini üstlendiği bu önyargılı kabulleniliş dolu hayatta; bu iki değerin aslında sadece bir takım otoritelerce itaate zorlama olduğunu göremiyoruz. Bir fiili, duygu ve düşünceyi ahlak ve ahlak dışı olarak yargılayabilen toplumun; ahlak konusunda eleştiri ve fikirsel işkenceleri bir korku unsuru haline getirmesinden neden kimse şikayet edemiyor. Peki o zaman ahlak; vicdan ve onurun arkasına sığınarak toplumsal kurallarmış gibi kabul ettirilen bir tür göz boyama sanatı olmuyor mu?


    Bireysel iradeleri felç edilmiş bir toplum düşünceden uzaklaştırılıyor ve hatta istesek de istemesek de bir süre sonra bu bir kabulleniş haline geliyor İrade kendi kendini zehirlemeye, bir ateş çemberinde kalmış akrep gibi kendini sokmaya başlıyor. Ahlak adı takıştırılmış değer, zamanın başlangıcından beri ikna konusundaki tüm şeytanlıkları iyi bilir. Tıpkı tüm anarşistlerin ve kendi çıkarlarını düşünen politikacıların iradeyi etkisi almak için ahlaksal konuşmalar yaptığı gibi.  HKNPLT

Hayal

    Sabah uyandığında yapayalnızdı. Burnunda sevdalı kokular tütüyor, kar beyazı düşlerini özgür bırakmayı düşünüyordu. Yeni uyanmış olmasına karşın; öylesine yorgun ve bitkindi ki, kollarını kaldırmaya gücü ve hatta kalbinin atmaya yetecek mecali de yoktu. Pencereye yöneldi, hafifçe perdeyi araladı, bir süreliğine dalgın sabah güneşinin alev alev düştüğü uzak ovaları, dağları izledi. Pervazdan içeri bir ıslık eşliğinde giren rüzgar burnun direklerinde tarifsiz, özlem dolu fırtınalar koparmış olmalı ki bir çırpıda giyinip soluğu dışarıda almak istedi. Merdivenin başına gelip aşağıya ineceği sırada evin karanlığı üzerine çullandı, saldırgan bir hırsız gibi ne var ne yok götürecek gibiydi o anın ışıksızlığı. Tutunduğu küpeşte tek dayanağı , yegane desteğiydi. Kapalı gözlerinden bir damla yaş süzüldü dudaklarına can suyu gibi.  Lavanta çiçeklerinin deniz gibi dalgalandığı, o mis kokulu kırlarda yürümek istemişti oysa sadece.

    Zor da olsa toparlandı, gönül koyduğu kırlara koşacaktı ne de olsa. Yanına iki domates, iki salatalık, iki dilim peynir, iki sandviç, birkaç tanecik de eşek zeytini aldı koyuldu yollara. Ha bir de umutlarını yüklemişti sırtına…

    Kapıdan dışarı çıktığında ıssız bir sessizlik sardı her tarafı; rüzgar susmuş, kuşlar susmuş, doğa susmuştu. Bir süre ufka baktı, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı içine, işte o an; tüm bestekarların kıskanacağı muhteşem bir  senfoni yankılandı kulaklarında; rüzgar yine coşmuş, bir kelebek gibi kanat açtırmıştı adeta. Zaman bile o acımasız çarklarını durdurdu. Ne kadar yol kat ettiğinin farkında bile değildi, üstelik gözünde büyüyüp de hiç aşamadığı tepeleri bile aşmış; vaat edilen  topraklara ulaşmış kadar da mutluydu.

    Bir süre sonra; sanki bir Monet tablosuymuşçasına izleye kalacağı, kır çiçekleriyle dolu bir yere geldi. Kollarını açtı, denizin engin sularına dalar gibi attı kendini çiçeklerin ortasına. Uzunca bir süre sere serpe yerde kaldı, gözleri maviliklerde çakılı bulutlara daldı. Her bulutta aşkının silueti. Çantasından azığını çıkardı. Bir parça kendi önüne, bir parça karşısına…


    “İşte burası sevgilim. Artık sokak aralarında sıkışıp kalmış ve nereden çıkacağı belli olmayan, umut, sevgi, yaşam sömürgenleri arasında değil; kuşlar kadar hür ve özgürüz. Birbirimizden uzak düştüğümüz, kirpiklerimizi nemli, dudaklarımızı titrek, dizlerimizi dermansız bırakan; ateşimizi, tutkularımızı, sevdamızı tüketen hiçliklerde değiliz.” HKNPLT



Ben kendime anlatıyorum. Siz duymasanız da olur

Asil bir ruh; ışığını kendi içerisindeki en değerli elmastan alır. Ona onur diyoruz.  Dinlenmemiş sözler, dillenmemiş sesler uçuşur; kimi zaman duvarlara, kimi zamansa çama çarpan bir kuş gibi avare. Sözler var, çoğunca hatırlamaktan kaçınıp durduğumuz, neler dediğimizin hatırlatılmayacağını umduğumuz. Bilinen cevaplara hiçte hazır olmadığımız, unuttuğumuz.... HKNPLT

O'nu Yazıyorum

İnsanın yüreğini yırtan bir çığlıkla avazı çıktığı kadar bağırarak, oturduğu koltuktan öyle birden bire fırlayıverdi ki; kum rengi o saçlar birer kamçı gibi savruldu etrafa, yüzü al al olmuştu. Bense karaya vurmuş bir balık gibi anlamsız bir ağız açıklığıyla çırpınıyordum önünde. Güçlü bir dalganın saldırısına uğramış bir yelkenlinin karşı koyması gibi heyecanla inip kalkıyordu göğsü. Üstüme doğru ilerlediğinde ansızın burnuma kokusu çarptı ve o an amansızca sürecek izler bırakmaya başlamıştı bile.

Bir gün, bir gün daha ve tekrar tekrar günler, haftalar, aylar saniye saniye içime öyle bir  işlemişti ki; üstelik herhangi bir zorlayıcı unsura bile gerek yoktu. İnanılmaz bir sevgi taşkınlığı, adeta bir şelale gibi akışa geçmişti. Öylesine uzun zamandır hedefsiz kalmış duyguların soyut karanlığındaydım ki; bir daha asla ışığı göremem sanıyordum adeta… Olası hiçbir insansı çabanın kendi karanlığında çırılçıplak bırakılmış ruhumu aydınlatabilme ihtimali bile yoktu…

Sen, ahhh sennn, bir tek sen…

Şimdi kulaklarımda neşeli bir ritmik şarkı gibi sesi ve gözümde bir perde o muhteşem silueti.  İçimde bir ses var “seninleyim” diyor, o an kalbimde bir sızı, yine o, o dokunuyor yavaşça ve okşarcasına biliyorum, hissediyorum. Az sonra yokluğuna uyanacak ve şiddetli bir sancıya gebe kalacağım oysa. Sanki ona vurulmakla bir düşünce suçu işlemiş gibi yokluğunun verdiği ceza.

Bir kez daha şişenin dibinde çalkalanan umutların falına bakakalacağım belki bu gece, ansızın sarsılarak tüm sarhoşluğum yıkılı verecek karşısında, omuzumu dürtecek belki ve gözleri gözlerime değercesine çakılı kalacak verdiği ışıkla kilitlendiğim noktaya, tutup elimden yatağıma götürecek; öyle umuyorum en azından. Ben uzanırken; dalga dalga gelecek üstüme. Sızıp kaldığımda kaybolacak biliyorum yine.


Bir an var gözlerimin önünde, ilk dökülmeye başladığım gündü kelime kelime. Arkasına yaslandı, hafif bir tebessümün mutluluğu kısmaktaydı gözlerini, yanakları utangaç bir pembe ve elleriyle dudaklarını gizliyordu istemsizce. Elimi uzatıp dokunmak istedim, kalbi deli gibi çarpıyordu, emindim. Ses tellerinin ürkek ve şaşkın titreyişiyle “belki” dedi “belki daha sonra”. Elleri saçlarında, bir tutam alıyor öne getiriyor, bir tutam, bir tutam daha farkındayım o da istiyor… HKNPLT





Tecrübeyle sabit...

    Hayat, yaşanarak, hissederek, dokunarak öğrenilir.  Boş laflar tüketerek yada o malum üç maymun rolünü üstlenerek değil.

Bilmek Gerek

Her insanda, insanlığın bütün halleri var ve her insan kendisini yakından görmeyi bilmeli, öğrenmeli. Bildiklerini ifade etmek kadar, kendini öğrenmekte; başkasına verilen dersi, kendine vermek kadar değerli. Kusur korkusuyla suç işlemek yerine, kusurlarını önceden görmek ve o kusurların olası sonuçlarını yaşatmamayı bilmek gerek.


Diren Cumhur...!


DİRENMEK - DİRENİŞ
  1. Herhangi bir düşüncede, bir istekte veya bir durumda karşı koymak, ayak diremek, inat etmek, ısrar etmek.
Evet dilimizde anlamı bu. Peki ya gerçekten bu mu?Geçen yıl Taksim'de diren Türkiye, diren Gezi Parkı diyenler tam olarak bu lügat anlamını mı ifade etmeye çalıştılar? Neye ve kime karşı? 

Anlamını yazmamız gereken o kadar çok şey var ki; demokrasi, hürriyet, özgürlük vs, vs ha bir de insanlık... Yıllarca ulu Önder'in söylemlerini kullandık anlamadılar, peki; anlayacakları ve zaten bizim anlayıp da kullanmadığımız, etik bulmadığımız ama onların sözde iyi bildiği yönden bakalım. Hak, hukuk, din, inanç, kitap... Allah'ın kelamını bize nakleden hangi din, hangi peygamber Yüce Yaradanın dininin, kitabının, şeriatın dışına çıkarak; bu günümüzde yaşananları reva kılıyor,  müsaade ediyor. Allah'ın dili, dini bizlerle böyle mi temas ediyor? O zaman "Allah belanızı versin" diyesim geliyor ama bize atalarımız bazı kelimeleri kullanmamız gerektiğini öğretti. Hoş aklımızdan geçirmek günah da değil üstelik.

Be nağmertler, be vatan evlatlarını bu denli hayasızca harcayanlar; sizin Allahınız kimdir, kitabınızın adı nedir, kıbleniz neresidir de bu müstesna topraklara, o çok değer verdiğiniz Osmanlı mirasına, bir milletin onurunu temsil eden bayrağa, sancağa ihanet edersiniz. Ve siz kimsiniz de bu halkın yüzde ellisi bize yetki verdi diyerek binbir türlü ayak oyunlarıyla tuluat ederek sahne alırsınız ve üstelik rol icabı da olsa " Ben Türk'üm" deme cesaretini bir kez olsun göstermeden. Gerek örf'i ve gerekse şer'i hükümlerin kanun tarzında yazılmış olduğu nağmeler size bunları mı öğretti? Siz şimdi bu yaptıklarınıza cihad adını da verebilir ve şaşkınlığınızı meşru kılmaya çalışabilirsiniz ama af buyurun da uyarayım. Cihad; karşı koymak kendini müdafaa etmektir.  Daha derin anlamını Hac/39 da bulabilirsiniz. Ve der ki Rabb'imiz "Kendilerine savaş açılan mü'minlere zulme uğramaları sebebiyle (düşmana karşı savaşmaları için) izin verildi Muhakkak ki Allah onlara zafer vermeye kadirdir"  işte bu sözle birlikte sizi Allah'a havale ediyorum.

Daha mı? Peki. "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda (O'nun rızası için) siz de savaşın Fakat aşırı gitmeyin (yaşlıları, kadınları, çocukları öldürmeyin) Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara/190)

Hadi bakalım şimdi gidin Cumhur'a sorun....

Kara Delik.

Şimdi gözlerim kapalı, hayatın son dansını eder gibiyim. Az evvel de uzaklarda olan bir dosta yazdım, uzun uzun dertleştik. İki kelam lafın ardından vedalaştık ve oysa ben ne çok özlemiştim bir insan sesini, kaçtığım onca şeye rağmen. Ne ben aradım, ne de o... Yazdık geçtik... Odamda ruhumdan bile temizleye üşendiğim ağlar, kulağımda dinlemeye doyamadığım müzikler, gözümde içimdenden hiç eksik olmayan o gidip dolaştığım yerler, elimde tutmaya korktuğum; o her zaman kara yazan kalem. Kalbimi ifade bile etmiyorum, hoş etsem de kim anladı ki. Küllüğümde içmeyi unuttuğum sigara bile kendi kendini tüketiyor, taraji komik bir benzerlik var aramızda adeta. Ucunda sönmeye yüz tutmuş Ateşi'ne bakıyorum da; odanın loş ışığında bile yansam, yanmasam, yansam, yanmasam. Işık kaynakları tükeniyor git gide, ulan ben de amma negatifim be. Sanki bir kara delik...

Bilimi, sanatı, edebiyatı, tarihi hep sevdim oldum olası, şimdilerde anlıyorum ki olmaz olsaydı da; hayata zaman ayırsaydım biraz daha, kenef'de bile bir şeyler okuyana, araştırana kadar. Genel görelilik kuramı dahilinde olmayıp da, çeşitli gözlem tetkiklerinin bir ifadesi gibi; dalga boyu yığıldım o yaşam diskinin üzerinde, kayboldu kaybolacak bir cismin kütlesi yada ne bileyim biraz uzun biraz kısa, karşılığını, ölçüsünü kaybetmiş, kalıbına sıçılmış bir aruz gibi failatün failatün mefailün faulün ve biraz da zihaf ki sormayın gitsin, üstelik karmaşık bir prehistorik kör olası yapı gibi.

Hep güzel şeyleri resmetmeyi sevmeme rağmen; rock hayranlığımdan olsa gerek uçuk kaçık çizimler yaptım hayata dair, ejderha bile çizdim yahu... Yaşamın güzelliklerini karaladığımda, gün gelip de ölümü çizeceğim aklıma bile gelmezdi. Hayat ne garip, cibilliyetine tüküreyim.


Soru Yorum....

Soru yorum…

    Umut dediğiniz şey; kimi zaman gerçekleşme hayalini pekte umursamadığınız düşlerden ibaret olmuyor mu? Peki ya sevgi? Yada o; hani hiçbir tedaviye cevap vermeyen en kronik hastalığınız? Hayat akıp giderken kocaman bir gizli sorular zinciri de içinizde halka halka büyümüyor mu? Hani o cevabını aslında bulduğunuz ama o cevabı bir sorunsal soru halkası yapıp da zincire eklediğiniz, biraz karanlık kelimeler yani. Karanlık dedim de aklıma geldi, küskünlükleriniz olduğunda ışığınız sönüp; siz de kararmıyor musunuz yahu?

    Vallahi ne yalan söyleyeyim,  bende oluyor. Geri kalan her şeyi unutayım da; insan olduğumu hatırlayayım diyorum kendi kendime ve lakin çevreye bakıp ne kadar az insan olduğunu gördüğümde de ışıkları yakasım gelmiyor. Biliyorum az konuşup, çok düşünüyorum ve buna rağmen nedense ellerim hep değneğin o iki malum ucunda. Ortası yok mu bunun be, her birimiz bir Şems olamayız ki geri dönüp bakalım nereden geldiğimize, ki üstelik önümüzü de göremiyoruz. Kimi nefsin peşinde, kimi nefesin, kiminin avuçları dua ’ya açılıyor, kiminin ki avuç içi mutluluklara. Bazen düşünmekte en az nefret kadar yoruyor be arkadaş. Hele ki; en kötü hikayeni kimi zaman en güvendiğin, en sevdiğin insanlar yazıyorsa. Diyorum ki bazen kendi kendime “ulan biraz maço olayım ve hatta biraz da şiddete meyilli. Kır, geçir herkesi, tüm canını yakanları, içini ve gözlerini kızıla boyayanları”… Olmuyor tabi… İnsan tarafım aklıma geliyor ve yine sevgiyi düşünüyorum, sevilmeyi. E yani sevişmek de aklıma gelmiyor değil hani, bak işte tam orada yine insan olmayı unutuyorum… Evet yani; kimince trajik yada komik, ne yapabilirim ki; tezahür ettiğim aşkın daha yüzde ellisini bile yaşamadım. Güzel şeyleri sona saklamayı seviyor muyum ne.

Ve o’na…

    Bütün güzel günlerim; gecenin karanlığında ve sessizliğinde başlamıştır hep ve bil ki içmişimdir o akşam, kafam hafif dumanlı, gönlüm çakır. Ya bir deniz kenarındayımdır yada dağ, bayır. Ya yakamoza dalmışımdır, ya yıldızları saymışımdır ve lakin hep sigaramın dumanındaki resminde kaybolmuşumdur be. Yıldızlarda bulmuşumdur hep o hafif şehla gözlerinin parıltısını ve gün; yanakların gibi kızararak doğmuştur ruhuma. Yokluğun hemen yanı başımda olsa da; gözlerinden şakaklarına uzanan o kıvrımdan öper gibi girmişimdir yarınlara hiç soluksuz.

    Çok dağıttım kimi zaman farkındayım ama kendimle seni konuşurken; hiç diğer yanıma kızmadım, hiç sövmedim o tarafıma. Hakikaten sevgi ilahi bir dilmiş be güzelim; en kötü yanım bile tutulmuş meğer soldan soldan.  Desene; kim, hangi yürek dayanır bu sevdalı türkünün melodisine, verilmiş sadakam varmış da kapılmışım rüzgârına. Rüzgar dedim de hatırlat bir ara; kuzey rüzgarıyla, güney rüzgarının aşk hikayesini anlatayım, yağmur, kar nasıl yağıyor anlatayım. Dilim damağım kuruyana kadar efsaneler, hikayeler anlatayım, bırak destanlar yazmaya razıyım yeter ki; iki satır ses, bir nefesle yanımda ol. Artık birlikte uyanmak gerek yarına, gümüşe çalınmış saçlar dökülmeden alına… HKNPLT



 
Support : Creator | Hakan Polat | HKNPLT Template
Copyright © 2011. Sahici Martavallar - All Rights Reserved
Template Created by Creator Published by HKNPLT Template
Proudly powered by Blogger